Giriş Yap veya Üye Ol
Ana Sayfa      Yönetim      FORUM      Sohbet Odası      Yazılar      Şiirler      İletişim
HABERLER
MODÜLLER

 Atatürk'ün Hayatı

 E-Devlet

 Gazeteler

 Sevgili Peygamberimiz

 Rüya Tabirleri

 Burçlar

 Tarihte Bugün

 Flaş Oyunlar

 Hosting

 Sudoku

WEBMASTER

Ben Kimim
DÖKÜMANLAR
Yeni Sayfa 2

 Kanunlar

 Yönetmelikler

 Tebligler Dergileri

   Resmi Gazete
ÇEŞİTLİ LİNKLER
 

 Çesitli Linkler

 Telefon Rehberi

 Hava Durumu

 Trafik Yol Haritası

 Emeklilik Sorgulama

Popüler şiirler
· DOLDUM YİNE TAŞIYORUM!!!
(11528 okuma)
· SİVİL SAVUNMA
(8700 okuma)
· KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI
(2278 okuma)
· ÖĞRETMENİM !
(1679 okuma)
· DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
(1511 okuma)
· ÖĞRETMENİM SENİ SEVİYORUM.
(1469 okuma)
· AĞIT
(1226 okuma)
· OKU ÇOCUĞUM
(1088 okuma)
· ATATÜRK'Ü DUYMAK
(994 okuma)
· BEKLENEN SEVGİ
(964 okuma)

Toplam 712 şiiri kayıtlı
Cilt

 

Sevgili Peygamberim

Hazreti Muhammed SallallahuTâalaAleyhivesellem

Ciltlerin Üzerindeki Sayfa Numaralarına Tıklayın

        1-2-3-4-5               1-2-3-4-5-6         1-2-3-4-5-6-7         1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                              

             Cilt-1                    Cilt-2                    Cilt-3                     Cilt-4                    Cilt-5                       

        1-2-3-4-5-6-7             1-2-3                 1-2-3-4-5            1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                                  

             Cilt-6                     Cilt-7                    Cilt-8                     Cilt-9                   Cilt-10       

                                                                             1-2-3-4-5-6-7

                                                                             

                                                                                  Cilt-11







Yeni Sayfa 6




-Çabuk vazgeç ve özür diler! Sen, O'nun dini ile
adetlerimize, inançlarımıza, putlarımıza, mazimize hakaret ettiğini biliyor
musun?


O- doğru söylüyor. dedikleri hep doğru. Kendisine daha
düne kadar 'Muhammed'ül Emin' diyen siz değil miydiniz? Yemin ederim ki
islamiyet hak din. Geri dönmem mümkün değil. Dinimden çıkmaktansa ölmeyi tercih
ederim! Derdemez Ebu Uhayha, elindeki sopayı Halid bin Said radıyallahü anh'ın
kafasına kafasına indirmeye başladı. Bir taraftan da tehdit ediyor:


-Bundan sonra sana aş-ekmek yok! Seni söz dinlemez
inadçı evlat seni!


Hazret-i Halid efendimiz, sopalardan korunmaya
çalışırken verdiği cevapla tehdidi bir kağıt gibi yırtıp parçaladı.


-Sen nafakamı kessen de Allahü teala, rızkımı ihsan
eder!...


-Hala konuşuyor. Çabuk şunu mahzene tıkın!


Ebu Uhayha'nın elindeki sopa Halid radıyallahü anh'ın
üstünde parçalanmıştı... kafası yumurta gibi şişler içinde kalan, yüzünden
kanlar sızan, mübarek sahabiyi evin havasız, ışıksız ve faerelerin cirit attığı
mahzenine hepsettiler..


 


Ebu Uhayha, diğer çocuklarının onunla konuşmasını
yasakladı...


Hazret-i Halid, sıcak Mekke havasında burada üç güç
aç-susuz hapis kaldı. Fakat Allah'ın lütfu ile bir fısatını bularak kaçıp firar
etti ve şehrin dışında bir yere gizlendi...


Kafirlerin, zulmü iyice azmış ve müminler, efendimizin
talimatı ile Habeşistan'a Hicret etme hazırlığına başlamışlardı.


İşte bu sırada Ebu Uhayha, ağır şekilde hastalanarak
yatağa düştü. O hasta halinde bile "şu müslüman oldu; falan da müslüman oldu"
gibi haberleri aldıkça öfkeleniyor ve:


-İyileşirsem bir kişi bile putlardan başka bir şeye
ibadet etmeyecek.Buna fırsat vermiyeceğim, diyordu.


Bu zalim niyet, Halid bin Said'in yani Ebu Uhayha'nın
zulmünden kaçan oğlu'nun kulağına geldi...


İman-küfür mücadelesinde baba mı dinlenir? Ya iyileşir
de müslümanlara sıkıntı verirse?! Bu sual, büyük sahabiyi huzursut etti. Öyleyse
O'nu Allah'a havale etmeli...


Bu şartlarda dua ve beddua eldeki tek silah...


...dua kabul oldu ve yer yüzünden bir müşrik daha
eksildi...


 


DARÜL İSLAM


O KAFİRLER, İMAN EDENLER İÇİN; "EĞER ONDA (İSLAMİYETTE)
BİR HAYIR OLSAYDI BU HUSUSDA ONLAR (FAKİRLER, ÇARESİZLER) BİZİM ÖNÜMÜZE
GEÇEMEZLER, BİZDEN ÖNCE ONA KOŞMAZLARDI" DEDİLER. HALBUKİ ONLAR, ONUNLA (KUR'AN-I
KERİMLE MÜ'MİNLER GİBİ)HİDAYETE KOŞAMADIKLARI İÇİN (KUR'AN-I KERİMİ İNKAR ETMEK
İÇİN) "BU KUR'AN-I KERİM (MUHAMMED'İN ORTAYA ÇIKARDIĞI) ESKİ BİR YALANDIR"
DİYECEKLERDİR.


AHKAF: 11


Madem ki Kur'an inzal olacaktı; niçin Haşimilerden
Abdullah'ın yetimi seçilmişti? Halbuki Mekke ve Taif'de nice büyü zenginler,
herkesin hürmet gösterdiği liderler ve güngörmüş ihtiyarlar vardı... bunlar
dururken Peygamberliğin ona gelmesi... böyle mbir eyi akılları almıyordu.


Velid bin Mugire ile diğerlerri de böyle düşünmüyor mu?


Velid:


-Muhammed'e gelen şu Kur'an keşke iki memleketten
birinin büyüğüne; mesela Ümeyye bin Halef'e inseydi derken; bir islam düşmanı
elini arkadaşının omuzuna koymuş başıyla onu tasdik ediyor:


-Doğru diyorsun dostum! Veya senin gibi birine
gelmeliydi...


-Teşekkür ederim... kendim için konuşmuyorum ama;
mesela Sakif kabilesinden biri Mes'ud bin Amir veya Kinane bin Abdi yalil,
Muattib veya Urve, nebi olsaydı daha yerinde olurdu.


Sanki kendilerine sorulacaktı. Cenab-ı Hakkın rahmetini
onlar mı bölüşüyor ki bu işe karışırlar?


Kureyş'in bir de eskiden beri ürüp gelen aileler arası
rekabet ve iç çekişme meselesi var. eğer Haşimioğullarından bire resul olarak
kabul görürse bu aile, diğerleri ile mukayese kaebul etyecek derecede arayı
açacak. ebu Cehil ve kafadarları bunun da korku ve kıskançlığını yaşıyorlar. Ebu
Cehil, kendi kendine soruyor:


-Haşimilerle hep yarıştık. Onlar, halka ziyafet verdi,
biz de verdik. İhtilaflarda diyet ödediler, biz de ödedik. Halka ihsanlarda
bulundular, biz de ihsan ettik. haşimioğullarıyla şan şöhret hususunda atbaşı
koşturduk durduk. Şimdi ise kendine gökten vahiy geldiğini iddia ettikleri bir
Peygamberimiz var, diyorlar. bune denk birini nasıl bulalım? Asla asla! O'na
asla inanmayacağız!...


Kalbi mühürlü nasipsiz Ebu Cehil, katmerli öfkeler
içindeydi. Bu sebeple yeni müslüman olmuş hherkese koşarak bu mes'ud kimse
zengin biri ise "seni batırırız. Servetini yok ederiz", diyerek, şeref ve
itibarı yeksekse "seni rezil eder, halkın içine çıkamaz hale getiririz",
diyerek, fıakir, köle, kimsesizse önce tehditle; netice alamayınca işkencelerle
islam dininden koparmaya uğraşırdı.


Zinnire radıyallahü anha'nın da ebedi saadet yolunu
seçtiğini haber aldılar... 'bu kölelere de n'oluyor? Bunlar kim ki; ne ki
efendilerine rağmen din değiştirme cesateri gösteriyorlar? Böyle bir hakları var
mı? Bu nasıl terbiyesizliktir böyle!... İster erkek ister kadın; bu suçu işleyen
kim olursa olsun en ağır cazalara çarptırılmalı ki diğerleri aynı hataya
düşmesin. Cezalar ibret ve dehşet versin'.


Gerçekten dehşet verici işkenceler çektiriliyordu ama
sahabi imanı karşısında kötülükler güneş altındaki kar gibi eriyor... Evet
kahramanlardan biri bir hanım. Kimi kimsesi olmayan bir köle.


...İşte, EbuCehil azgını, ellerini garibin gırtlağına
kerpeten gibi geçirmiş onu zorla irtidat ettirmeye çalışıyor. Zinnire Hatun'un
gözleri dışarı uğramış, rengi uçmuş, vaziyeti perişan olduğu halde:


-Muhammed'in yolundan dön ve Lat ile Uzza'nın
ilahlığını kebul et! Tekliflerini şiddetle reddediyor.


Ebu Cehil, yorulunca başka kafirler işkenceye başlıyor.
Günlerin hikayesi böyle. Sıcak güneş altında aç susuz bırakılarak iyice
kuvvetten düşürüldükten sonra en gaddar baskılarla mürted olmaya zorlama... ve,
elhamdülillah, şahane bir irade ve iman mukaveti ile en küçük sarsıntının
olmaması. Küfrün ummadığı bir netice. Küfür, aşamadığı dağlar karşısında...


Fakat maruz kaldığı kötü muameleler, müslüman hanımın
sıhhatine ziyan veriyor. İşkence üstüne işkence, görme kabiliyetini kaybetmesine
sebep olmuştur... Müşriklerin keyfi yerinde... ebu Cehil, cahiliyye cephesi
adına konuşuyor:


-Ey Zinnire! Gördün mü? Lat ve Uzza kendilerine
tapmıyorsun diye gözlerini nasıl kör etti?...


-Hayır ya Eba Cehil; Yanılıyorsun! Senin tanrı bildiğin
Lat ve Uzza, her şeyden habersiz iki heykel. Ne kendilerine ilah diyenlenden
haberi var, ne nefret edenlerden. Onlar hiç bir işe yaramaz. Lakin benim ezeli
ve ebedi olan Allahım göz nurumu elbette iade edebilir... O her şeye kadirdir.


Münkirler, işkence altındaki şu himayesiz fakir ve
garip kadının gösterdiği iman ihtişamına hayret ediyorlar...


Ve gerçekten bir zaman sonra Zinnire radıyallahü anha
görür oldu. Hem de eskisinden daha iyi görüyor.


Ebu Cehilller imana gelse ya!


-Bu da Muhammed'in sihri. Yahi şu köle bizden daha mı
akıllı ki doğruyu buluyor. Dinleri kabule layık olsaydı önce biz inanırdık...


Cenab-ı Hak, bu kibir dolu sözleri Ahkaf suresinin
onbirinci ayet-i kerimesi ile cevaplandırdı...


Nehdiye, Lübeyne, Ümmü Ubeys müslüman oldukları
anlaşılarak işkence ile küfre dönmeye zorlanan diğerbazı islam hanımları.


...en ağır zulüm, en vahşi işkencelere katlandılar; aç
susuz kaldılar, vücutları yaralardan sızım sızım sızladı, ölümü şehidliğe giden
yol gördüler ve şehid oldular.. İlahi aşk ve Resululalh sohbeti onları bir anda
değiştirdi. Çağlayanlar gibi iman, şaşılacak irade, yorulmayan azimle asla,
asla, asla yılmadılar. Çetin imtihanlardan geçerek onlar "eshab-ı kiram"
oldular; Peygamberimize arkadaşlık rütbesine ravuştular ki bu rütbeye, bu manevi
yüksekliğe sevgili Peygamberimiz'i göremeyen yüksek veliler en büyük alimler
dahi varamadı. Ve bu iman ve hayat anlayışı ile kıyamete kadar gelecek
müslümanların değişmez rehberi oldular.


İşte altıncı müslümün; ilklerden Habban bin Eret,
radıyallahü anh. Kalbi Allah ve Peygamber muhabbetiyle lebaleb dolu... küfür
ehli, müslüman olduğunu anlayınca Habbab'a gördükleri yerde çullanıyor ve yeni
dininden çevirmek için iknaya uğraşıyor; başarılı olamayınca 'bu da can taşıyor'
demeden kuduz köpekler gibi saldırıyorlar... Hele şu manzaya bir bakın;


Büyük sahibinin gömleğini almışlar. Suları fokur fokur
kaynatacak kadar sıcak saatler.. Vücuduna ateş gibi taşları basıp basıp
çekerken:


-İnat etme gel Lat'ı Uzza'yı tanrı bil, diye
bağırıyorlar. Ama O, her defasında kızgın taşlardan ta ciğerine kadar kavrulduğu
halde:


-La ilahe illallah Muhammedün Resulullah! diye
haykırıyor.


Ve bu mutlak doğru söz, zalimleri şaşkına çeviriyor. şu
sıkıntılar içinde bile bir kölenin böylesine yiğitçe direnmesi kendileri gibi,
bir dediği iki olmayan Mekke eşrafına karşı gelmesi aıl ve hafsalalarına
sığmıyor. Çıldırıyorlar. Çalılar toplayarak Habban'ın vücudunu yukardan aşağıya,
ayağıdan yukarıya dikenlerle tarıyorlar. Sivri ve sert dikenlerin açtığı derin
çiziklerden yol yol kanlar koşturuyor. Susuzluktan ağzındaki tükrük kurumuş,
vücudu taşlarla yakıldıktan sonra dikenlerle tarla gibi sürülmüş mübarek insan,
Allah'a şirk koşanlara inat dişlerini sıkıyor ve kalan bütün gücünü topyalarak
ünlüyor:


-Allah!...


Müşrikler, netice alamayınca dağılıyor. Hazret-i Habbab,
zorlukla evine dünüyor. İstirahat mı edecek? Yaraları mı pansuman yapılacak? Ne
gezer! evde başka bir zalim var. Habbab'ın sahibesi Ümmü Enmar adlı kafir
kadın.. Eziyetlerden kolu kanadı kırılmış ve o bitkinlikle bir kenara yığılmış
kölesine bir kadın vicdanına en aykırı gaddarlıkla zulümler yapıyor... İşte,
elinde ateşte kızartılmış demir, kölesinin üstüne yürüyor. Sinsi ve merhametsiz
adımlarla yaklaşıp Habbab'ın bışını bir kaç yerden kızgın demirle dağlıyor. Aklı
sıra Lat ve Uzza adına intikam almakta. Hırsı tatmin olunca çekip gidiyor.


Kabus ve azaplarla dolu bir gece daha geçiriyor. ama
izleyen sabahlarda rahat var mı? Mü'minleri azlık, müminler bir avuç ve çoğu
köle, kimsesiz, yoksul. Onun için bir mümin münkirlerin gözüne çarpmaya görsün
hemen üzerine üşüşüyorlar... Habbab, yine ellerine düşmüş. Ama o da ne? Eyvah!
Bu sefer diri diri yakacaklar O'nu. Meydana yığdıkları odunları ateşlemişler..
merhamet mahrumu insafsız zalimler, bir cinnet anının buhranını yaşarcasına
yüzleri sert yaylar kadar gergin ve asabi. Alevler, bir adam boyu yükselince
büyük sahabiyi elinden ayağından tuttukları gibi ateşin ortasına fılatıyorlar.
Alevler, bir kızı ahtapot gibi avğnğ dört taraftan sarıyor... istiyorlar ki
yalvarsın, istiyorlar ki pişmanlığını dilegetirsin, dininden dönsün, el ve
ayaklarına kapansın... şaşkınlar! Siz sahabinin ne demek olduğunu bilseniz böyle
düşünmezsiniz. İçi Allah aşkı ile dolu olana ateş ne yapar ki. Ateşbile Rahmanın
emrinde değil mi, İbrahim aleyhisselam'ı yaktı mı, Ammar radıyallahü anh'ı yaktı
mı? Bir düşünseler, bunu bir idrak edebilseler...


Fakat küfrün koyu zulmeti gözlerini bürümüş; kat kat
gaflet içindeler. Habbab radıyallahü anh'ın göğsüne basıyorlar ki ateş bir an
evvel kavurup kömür etsin... Ama seçilmiş insanın sırtında bir iki yer yandıktan
sonra o mübarek vücut, ateşi söndürüyor... kafirlerin aklı almıyor bunu. Bari
sussalar. Hayır! Ucuz yorum ve dillerinden düşmeyen yave hazır:


-Bu da sihir!


Akıllarını sihirle bozmuşlar. ne hikmettir?
Peygamberlerin Peygamberini bu kadar yakından gör, senelerce üstün ahlakına
şahidlik et; sonunda gel onun tebliğine düşman ol.


............


Habbab radıyallahü anh, dua talebi ile yüksek huzurda:


-Ya Resulallah! Beni dışarıda müşrikler ateşe
atıyorlar; evede Ümmü Enmar pul pul demirler başımı dağlıyor; işte yaralarım.
Şerlerinden kurtulmam için dua buyurmanızı istirham ediyorum.


Sevgili Peygamberimiz, dini için bu kadar eza ve cefa
gören aziz sahabiye üzüldüler ve dua ettiler:


-Ya Rabbi! Habbab'a yardım et.. dediler ve devamla:


-Sizden evvelki ümmetler arasında öyle kimseler vardı
ki, demir tarakla derileri kazılır, etleri soyulurdu. Ama bu işkence onları yine
dinlerinden çeviremezdi. Müminleri tepesinden aşağıya testere ile ikiye
bölerler, fakat imanından taviz koparamazlardı. Yüce Allah, islamiyeti elbette
ikmak edecektir... Fakat siz acele ediyorsunuz...


Bir gün Ümmü Emmar'ın başı şiddetli şekilde ağrımaya
başladı... sabahlara kadar ızdırıp çekiyor; inim inim inliyor. Kahin, sihirbaz,
ilaç her şey nafile. Neticede, başının ateşde kızartılmış demirle dağlanması
öğütleniyor. Bunu yaprsa acıları dinermiş.


Habbab'a çağırdı ve emretti:


-Acılarım azanca bir çubuk kızart ve başımı dağla..
Ağrı krizleri başlayınca Hazret-i Habbab, müşrik kadının kafasını cazır cazır
dağlıyor.


Elbette! kim dua buyurmuştu...


.........


Bir avuç aşk ehli eziyet gördükçe, zulüm ve işkence
çektikçe birbirine daha çok sarılıyor. Hepsinde örnek ahlak ve yüksek
fedakarlıklar. mesela Hazret-i Ebu Bekr; islamiyetin henüz zuhur ettiği o zor
günlerde unutulmaz hizmetler veriyor. peygamberimizi kabul eden kadın-erkek
köleleri para verip satın aldıktan hürriyetlerine kavuşturuyor... Babası; merak
ediyor:


-Oğlum; bu zayıf köle ve cariyelerin diyetlerini
ödeyerek azad edeceğine; güçlü-kuvvetli olanlarını satın alsan daha iyi olmaz
mı? Seni zor zamanlarda himaye ederler.


-Babacığım; Allah'ın rızasını kazanmak için böyle
davranıyorum.


Bütün işkencelere rağmen islamiyeti seçenler
çoğalmakta. Mü'minler, çoğaldıkça da müşrikler, köpürüyor. İşkence, şiddet ve
sulüm, müslümanlara azgın okyanus dalgaları gibi çarpmakta.


Bunun üzerine Resulullah, eshabını bir araya toplamaya
karar veriyorlar. emin bir yerde kuvvet birliği yapılacak. islamiyet
anlatılacak; mü'min olmak isteyenler burada imana gelecekti. Bu baksatla ilk
müslümanlardan erkam bin Ebil Erkam'ın evi karargah ittihaz edildi. Safa
tepesinin doğusunda dar bir sokakta bulunan ve Kabe'yi gören stratejik bir
mevki... Mü'minler burada gizlice toplanıyor. efendimiz, sallallahü aleyhi ve
sellem, sohbet buyururken pür dikkat dinliyorlar. Hiç bir kelimeyi kaçırmadan
islamiyeti öğreniyor ve başkalarına da öğretiyorlar. Erkam radıyallahü ahn'ın
evi ilk müslamanlar için hem kale, hem mektep, hem mescid, hem dergah. Hazret-i
Hamza, Süheyl bin Sinan gibi bazı eshab bu evde kelime-i şehadet getirerek
islamiyeti seçti.... Hazret-i Ömer'in hidayetine kadar islamiyet, buradan
intişar etti. İlk dar ül islam; ilk islam yurdu burası...Dar ül Erkam
müesseseleşmede ilk adım.


Müminlerde böylece cemaat şuuru gelişiyor. Ümmetin ilk
nühvesi... işte bu cemaat, bir gün kendi aralarında konuşarak şu ana kadar
Peygamberlerden gayri hiç kimsenin kaffirlere ayet-i kerime okuyamamış olmasına
hayıflanıyorlar. Abdullan bin Mes'ud radıyallahü anh:


-Bu işi ben yaparım, diyor.


-Ziyan görürsün. Ailen kuvvetli değil. desteğin yok!


Diye yapılan itirazlara aldırmadan Kabe-i Şerife;
Makam-ı İbrahime geliyor. Ortılk kafir dolu... Mübarek sahabi zerrece korkmadan
yüksek sesle besmele çekerek Rahman suresini kıraate başlıyor.


Münkirler irkiliyor:


Bu ne okuyor böyle, diye birbirlerine soruyorlar.


Muhammed'in getirdiklerini.


Ya öylemi? Şimdi okumak nasılmış görür!


Abdullah bin Mes'ud'a tekme ve tokatlarla
saldırıyorlar; fakat büyük mücahid o şartlarda bile okumaya devam ediyor.


Ellerinen kurtulduğunda yüzü gözü şiş ve yaralıydı. Ama
ilk defa küfrün üzerine yürünmüştür ve bu yürüyüş, istikbalde çığ gibi
yürüyecektir.


Bir gün de Ebu Düb vadisinin ıssız bir köşesinde Sa'd
bin Ebi Vakkas, Said bin Zeyd, Abdullah bin mes'ud Habbab bin Eret cemaatle
namaz kılıyorlar... Bir grup müşrik nasılsa bunu haber almış ve yanlarına
gelerek alay etmeye başlamışlardı.


Namaz bitince mü'minler, bu yılışık kafirleri bir güzel
tartakladılar. Sa'd bin Ebi Vakkas, eline geçen bir deve kemiğini kılıç gibi
kullanarak alaycılardan birinin kafasına indirdi... elhamdülillah, kafirlerden
birinin kafası yarılmış kan akıyor. Küfür, kan kaybetmeye başladı... Müminler,
Müminler kafirleri önlerine katıp kovalıyarak oradan, def ettiler... küfür,
geriye doğru saymaya başlamıştır.


bunun farkında değil. İyi ki de deği!


Ordulaşacak cemaatten ilk işaret...


 


ALLAH ve RESULÜNÜN


MUHABBETİ UĞRUNA


Sevgili Peygamberimizi düşmana karşı müdüfaa Ederken
sağ kolu ani bir kılıç darbesi ile Kesilince sancağı sol koluna alan sol kolu
Kesilince kesik kolları ile onu bağrına basan Ve şehid olunca üzerindeki entari
Yetmediğinden ayak tarafı ancak otlarla Örtülmek suretiyle toprağa verilen o
büyük Sahibeye gökteki yıldızlar, çöllerdeki kumlar ayısınca selam olsun.


Kıvrım kıvrım siyah saçlar,cezbedici yüzü, mevzun boyu
ayakkabıdan elbiseye kadar tril tril kıyafeti ile Mekke'nin en zarifi, en
narini, en kibarı ve en güzeli:


Yani:


Mus'ab bin Umeyr.


Mus'ab bin Umeyr, çok zengin bir ailenin çocuğu;
mükemmel bir tahsil görmüş. Kıvrak bir zeka ve üstün fesahat ve belegata sahip.


Bu yüzden de annesi başta olmak üzere bütün aile üstüne
titriyor...


Fakat O, içinde bulunduğu halden memnun değil. Şu
putların tarı olması ne demek? Hihayeti ağaç, taş, cansız cisim. Aklı almıyor
böyle bir şeyi, İçinde bir boşluk var. Sebebini bilmediği bir sıkıntı, cevabını
bulumadığı sualle, iç dünyasını zorlayıp duruyor...


Allah, şu cansız heykeller olmamalı... Allah, elbette
madde ve cisim değil. Ve bu sebeple Mekke sitesinin bu entellektüel genci,
aileden gelen şu batıl dine; daha gerçek ifadesi ile; din zannettikleri
düzmeceye içten içe isyanda haklıdır.


Mus'ab, yaşadığı coğrafyanın din diye sarıldığını
kabullenemiyor. Bu nasıl din ki şu toplumun ileri tutar tarafı yok?


Seçkin genç, bu fikirle çalkalınırken beklemediği bir
zamanda ruhunun penceresinden bir nur hüzmesi akmaya başlıyor. İslamiyeti
işitiyor. Muhammer-ül Emin, yeni bir dinden bahsediyormuş; kendisi de o dinin
peygamberiymiş... Sağdan solran O'nun büyük çağrısı kulağına çalınıyor.


Ne güzel sözler... bunlar, insan aklının eseri olamaz!


Mus'ab, bu sözlerdeki derinlikle çarpılıyor sanki. Ve
davet, O'nu da Darül Erkam'a çekiyor.






--Hazırlayan: www.nfk.gen.tr--Sevgili_Peygamberim--

Sevgili Peygamberim ©

sizehimet.com.tr



Sayfa Üretimi: 0.03 Saniye