Giriş Yap veya Üye Ol
Ana Sayfa      Yönetim      FORUM      Sohbet Odası      Yazılar      Şiirler      İletişim
HABERLER
MODÜLLER

 Atatürk'ün Hayatı

 E-Devlet

 Gazeteler

 Sevgili Peygamberimiz

 Rüya Tabirleri

 Burçlar

 Tarihte Bugün

 Flaş Oyunlar

 Hosting

 Sudoku

WEBMASTER

Ben Kimim
DÖKÜMANLAR
Yeni Sayfa 2

 Kanunlar

 Yönetmelikler

 Tebligler Dergileri

   Resmi Gazete
ÇEŞİTLİ LİNKLER
 

 Çesitli Linkler

 Telefon Rehberi

 Hava Durumu

 Trafik Yol Haritası

 Emeklilik Sorgulama

Popüler şiirler
· DOLDUM YİNE TAŞIYORUM!!!
(11521 okuma)
· SİVİL SAVUNMA
(8695 okuma)
· KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI
(2276 okuma)
· ÖĞRETMENİM !
(1670 okuma)
· DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
(1505 okuma)
· ÖĞRETMENİM SENİ SEVİYORUM.
(1464 okuma)
· AĞIT
(1222 okuma)
· OKU ÇOCUĞUM
(1083 okuma)
· ATATÜRK'Ü DUYMAK
(987 okuma)
· BEKLENEN SEVGİ
(957 okuma)

Toplam 712 şiiri kayıtlı
Cilt

 

Sevgili Peygamberim

Hazreti Muhammed SallallahuTâalaAleyhivesellem

Ciltlerin Üzerindeki Sayfa Numaralarına Tıklayın

        1-2-3-4-5               1-2-3-4-5-6         1-2-3-4-5-6-7         1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                              

             Cilt-1                    Cilt-2                    Cilt-3                     Cilt-4                    Cilt-5                       

        1-2-3-4-5-6-7             1-2-3                 1-2-3-4-5            1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                                  

             Cilt-6                     Cilt-7                    Cilt-8                     Cilt-9                   Cilt-10       

                                                                             1-2-3-4-5-6-7

                                                                             

                                                                                  Cilt-11







Ve bu yabancılar anlıyor ki şu yüksek ahlak güzelliğindeki bir zat<br />




Ve bu yabancılar anlıyor ki şu yüksek ahlak
güzelliğindeki bir zat, asla ve asla hakikate aykırı bir şey söylemez. O'nun
anlattıkları kalblerini imanla dolduruyor... hep müslüman oluyorlar...


Putları ile Allah'a ortak koşan Mekke kafirleri,
durumdan ciddi şekilde rahatsız... kendi içlerine ikilik soktuğu; baba ile
evladı ayırdığı yetmiyormuş gibi şimdi de komşu kabileleri bir bir safına
çekiyor... bir çare bulmalılar buna; ama nasıl?


Kureyş'in güngörmüşlerinden Velid bin Mugire,
müşrikleri kendine çağırdı:


-İçinizdeki en yaşlı benim. Sözüme kulak verin. Şu
felakete tez vakitte çare bulmalıyız. Beni dinleyin!


-Aman söyle ey pir!


-...Mekke'ye hacca geliyorlar. Muhammed, bunları kendi
dinine çekiyor. Bir bir O'nun tarafına geçiyorlar. Akıbeti iyi görünmüyor. hem
içten hem de etraftan sarılıyoruz. Farkında mısınız?... Buna kısa zamanda mani
olmazsak iş işten geçmiş olacak. Bir çare düşünmeliyiz.


-Sen daha iyi bilirsin ya Velid!


-Evet bir çare... O'nun için bir sıfat bulalım ve
hepimiz bunu kullanalım. Eğer Ebul Kasım için herkes bir şey söylerse bir
yabancı buna inanır mı? Siz olsanız inanır mısınız?


-Sen ne dersen o olsun. Mesela "kahin" veya "deli"
desek...


-Bırakın bu lafları!.. Öyle bir şey bulun ki tam yerine
otursun... ben kahinleri bilirim. Muhammed'in dedikleri ile kahinlerin
söyledikleri arasında hiç bir yakınlık yok... deli demekse, deliliğin ta kendisi
Sizde hiç akıl yok mu?


-Sihirbaz desek?


Velid, kirli parmakları ile kırçıl sakalını kaşırken
gözü bir o yana bir bu yana kayarak karşısında oturmuş olanları süzüyor; manasız
bakışları ahmak çehrelerde dolaşıyordu. Bir köpek, şerlerinden kaçar gibi yan
yan kaçarak kalabalıktan uzaklaştı... Velid bir iki kere öksürdü ve:


-Sihirbaz; yani büyücü. Ama herkes onu yakından
tanıyor. Çok fasih ve beliğ ve mantıklı konuşuyor. Ne yapsak?


-En akıllımız en tecrübelimiz sensin. Senin dediğin
olsun.


Velid, kafasını yere eğdi, eliyle başlığını yana iterek
saç diplerini kaşıdı. Ve yılgın fakat intikam dolu bir lisanla:


-Evet, evet! Doğrusu yine sihirbaz diyelim. Çünkü O,
konuşmaları ile kardeşi kardeşten, babayı evladından, dostu dosttan koparıyor.
Fakat "O, sizin bildiğiniz sihirbazlardan değil; bir Babil sahirbazdır." deriz.
Ortak sözümüz bu olsun.


Boşa çaba!... ne yapsalar, başlarını hangi taşa
çarpsalar boş.


Aciz kalmarı onları daha da kurdurtuyor.


................


Kureyş'in önde gelenleri; servetlerine, asaletlerine,
şöhretlerine mağrur bu adamlar, kabe'nin dibine oturmuş. Efendimizi
çekiştiriyorlar. Öfkeleri büyük. Kendi kendilerini suçluyorlar. İçlerinden biri
yumrukları ile havayı döverken ağzında tükrük kalmamış halde dili damağına
yapışa yapışa, boyun damarları şişe şişe bağrıyor:


-Bu ne haldir böyle? Üzerimize ölü toprağı mı serpildi?
O, bizi suçlar tanrılarımıza hakaret eder, dinimizi reddeder ve aramızı açarken
biz ne yapıyoruz? Hiç bir şey! Biz ki üstümüze toz kondurtmazdık... bu
miskinliktir, miskinlik...


Adam bağırmaktan mosmor kesilmişken, Efendimiz lafın
üzerine geldi. Bir anda ortalık buz gibi oldu. Serveri alem, doğruca Hacer'ül
Evsed'e giderek huşu ile öpüp tavafa başladılar...


Allah ve Resulullah düşmanları ilk şaşkınlığını
üzerinden atınca salyalı ağızları ile Sevgili Peygamberimize hakaretler
yağdırmaya başladılar... O'nun, sallallahü aleyhi ve sellem, mübarek yüzlerinde
üzüntü ve nefret emareleri görülüyordu. Buna rağmen ilk tavafta sükutu tercih
ettiler. Ama durmuyorlar; ağır sözlerle itham ediyorlar... bunun üzerine
kainatın efendisi, karşılarına öyle muhteşem bir vakarla dikildiler ki, o
deminki arslanlar birer uyuz çakala döndü... Peygamberimiz, istikballeri için
müthiş bir ihtarda buluyor. Titremeye başladılar.


-Ey Kureyş, beni dinleyin! Nefsim kudret elinde o Allah
hakkı için eğer İslam dinini kabul etmezseniz sizi koyun gibi keserim. Elimden
kurtulacağınızı sanmayın!..


Rabbim, "asaletmeabları" bir köleden daha zelil hale
düşmüştü. Küçük adamlar yalvarıyor:


-Aman Ebul Kasım biz sana ne dedik ki! şey yani... sen
bizden birisin zaten. Aman ibadetine devam et. Biz sana nasıl karışırız?..


Efendimiz tavafa devam ettiler.


...Ama müşrikler yalan söylüyor.


Peygamberimizin sözleri ile yıldırımla vurulmuşa dönmüş
ve ancak ertesi gün kendilerine gelebilmişlerdi. ve kendilerine gelir gelmez de
Sevgili Peygamberimizi buldular. Allahın habibi, yine Kabeyi tavaf ediyorlar.


Ukbe bin Ebi Muit, üzerlerine atılıp yakasına yapıştı.
Öyle insafsız sıkıyor ki Peygamberimiz güçlükle nefes alıyor. Hazret-i Ebu Bekir
koşuyor; bu defa onun üzerine çullanıyorlar.


Fakat bu hareket gayretullaha dokunmuştu.
Saldırganlardan ilahi intikam alıncak ve sonları felaket olacaktır.


İşte:


Müşrik sürüsü, Kabenin yanında toplanmış and içiyorlar:


-Muhammedi gördüğümüz yerde derhal öldüreceğiz. Bu iş
buraya kadar gider! Yetti artık!! İlk defa hangimiz görürsek görelim anında
öldüreceğiz. And mı?


-Andolsuh, andolsun...


... kötü haber, Sevgili Peygamberimizin sevgili kızları
Fatıma, radıyallahü anha, hazretlerine ulaşınca mübarek kalpleri titredi. Ve
üzüntüden şaşırmış bir hal ve nemli gözlerle babacığına gelerek işittiğini
nakletti.


Peygamberimiz yavrucuğunu teselli ederek, celal
sıfatları ile kafirlerin üzerine geldiler ve önlerine dikildiler. Kime baksalar;
o müşrik heykel gibi olduğu yere mıhlanıyordu. Hiç bir müşrikte yerinden
kıpırdayacak mecal kalmadı.


Resullerin Resulü yere eğilerek bir avuç toprak alıp
müşriklere saçtılar...


... bu topraktan kime değdi ise o kafir Bedir savaşında
İslam mücahidleri tarafından öldürülerek, canı Cehennemi boyladı.


AŞK BUDUR


EBU BEKR'DEN DAHA ÜSTÜN BİR KİMSENİN ÜZERİNE GÜNEŞ
DOĞMAMIŞ VE BATMAMIŞTIR.


HADİS-İ ŞERİF


Allah'ın Resulü, emsalsiz bir sabırla insanları
hidayete çağırmaya devam ediyor... Sıkıntılar, çileler ve tek tek müslüman
olanlar... O, eziyetleri de rahmet gibi karşılıyor. Daima şükür halinde. Evinde,
Beytullah'da ve her müsait yerde Rabbine ibadetle meşgul. Kendisine tevdi edilen
insanlığı kurtarma vazifisinde yüce Allah'dan yardım istiyor, metanet diliyor...


İşte, mücessem bir nur gibi Kabe'ye yürüyor. Alemlerin
Rabbine iltica ederek yalvarıp dua edecek.


Ama bırakmıyorlar!... Kim? Bir gurup münkir, Kabe
çevresine toplanmış günün aktüel meselesi olan islamiyeti tartışıyorlar. Onlara
göre; bir adam çıkıyor ve şöyle giden bir cemiyeti tam aksi tarafa döndürmeye
uğraşıyor. Yalnız bir insan, asırlardır yerleşmiş olan her şeyi alt üst ederken
kendileri ne yapıyor?


Buna kızıyorlar. Pasif kaldıkları; varlık
gösteremedikleri inancındalar. Boyun damarları şişe şişe, ağızları köpüre
köpüre, yürekleri gayzla dola-taşa konuşuyorlar. Bu aykırı gidişi durdurmanın
günü gelmiş de geçmektedir. Daha gecikme felaketi büyütmek olacaktır. öyleyse
her imakını kullanarak bu yeni dini söndürmek; hatta Muhammed'in vücudunu
ortadan kaldırmak lazımdır...


Onlar böyle hararetle konuşurken birden Kabe-i şerifi
tavaf etmekte olan efendimizi gördüler... bu görme, aç kurtlar sürüsünün bir
ceylanı kırlarda yalnız başına dolaşırken görmesi gibiydi. işte bundan daha
güzel imkan, bundan daha müsait fırsat olamazdı ki!...


Kurtlar,O mübarek insana dört bir yandan saldırmak
üzere atıldı. Boğmak, öldürmek, kinlerini doyurmak niyetindeler! Ukbe bin
Muayt'ın murdar elleri bir çelik kelepçe gibi Sevgili Peygamberimizin boynunu
sıkmakta... Bir yandan da yüce nebinin yüzüne tükürüyor... En zor an ve tarihin
şansız enstantanelerinden biri; iki cihan sultanı, zor nefes alıyor. Ukbe, işin
farkında; az daha sıksa nefesi kesilecek. Hep birden çullanıyorlar... Bir vahşet
tablosu. Kendilerini iyiliğe, insanlığa, İslamiyete ve ebedi güzelliğe çağıran
hem de soylu, anlı namlı adamların ettiğine bakın... Başlarına problem gibi
gördükleri Sevgili Peygamberimizden kurtulmak üzereler... ama kurtulamıyacaklar.
Onların dert dediği ebedi saadet, an an, gün gün gelişecek ve nurun aydınlığı
bütün cihanı dolduracaktır.


Kafirler, Resulullah'ı böyle mecnun bir çılgınlıkla
incitirler ve Ukbe ismindeki canavar, Peygamberimizin nefesini kesmeye
uğraşırken; Yüce Allah, bir küçük cilve ile onlara hedef şaşırtır ve sevgilisini
ellerinden kurtarır... Hazret-i Ebu Bekir, oradan geçiyor. İtişip kakışmakta
olan kalabalığın ortasında efendisi; efendimiz Muhammed mustafa, sallallahü
aleyhi ve sellem'i fark etmekte gecikmedi. Farkeder etmez de yıldırım gibi
azgınların arasına daldı. Narası, müşrikleri olduğu yerde durdurdu ve baışlar
kendine döndü; Ukbe'nin parmakları gevşedi. bu ses de kimin? Bu işe karışan da
kim?


-Siz alemlerin Rabbinden ayet getiren ve Rabbim
Allah'tır diyen birini mi öldüreceksiniz?


İman, aşk ve ihlasla dolu sual, müşriklerin yüzünde
kamçı gibi sakladı. Şimdi öfkeleri daha katmerliydi.


Muhammed'e dinini yaymak için destek olması, atalarının
dinini tert etmesi yetmiyormuş gibi şimdi de ona arka çıkıyordu ha!...
Peygamberimizi bırakarak O'nun aziz dostuna çullandılar. Sakalını yoluyor,
tekme-tokat yağdırıyorlardı. Utbe bin Rabia adlı insafsız, ayakkabısı ile
Hazret-i Ebu Bekr'in suratına, suratına vurarak yüzünü gözünü kan içinde koydu.
Ebu Bekr, radıyallahü anh, linç edilmek üzereydi ki Teymoğullarından bazıları
yetişerek kendisini zor kurtardılar. Evine sedye ile götürdüler.


Teymoğulları, eshabın en büyüğünün kabilesi... O'nu
evine bıraktıktan sonrra da bu alçaklığı yapanlara gelip:


-Ebu Bekr'e hele bir şey olsun, kozumuzu o zaman
paylaşırız!!! Diyerek içlerine derin korkular saldılar.


Saldırgan sürüsü, kuyruğunu bacak rasına saklayan suçlu
köpekler gibi süklüm büklüm oradan savuşup gözden kayboldular.


Efendimiz seçkin arkadaşı, gün batımına kadar komadan
çıkmadı... Gün, çölü bir sünger gibi eme eme ve her yeri tunca çevirerek
batarken gözleri aralandı ve dudakları kıpırdadı...


Evet; dudakları kıpırdadı... Başındakiler sevinçle
karışık telaşda... ne diyor; bir şey mi istiyor? Su mu, tabib mi, ilaç mı? Kulak
tutuyorlar.


Sual, derin denizler gibi bereketli bir kalbden
havalanan güvercinler gibi. Som aşk, som ihlas ve tam bağlılık:


Ebu Bekr, radıyallahü anh, kafası yarılmış, sakalı
yolunmuş, yüzü gözü yara-bere içinde ve bitkin bir halde iken mecalsiz bir sesle
soruyor:


-Resulullah nicedir; ne yapar? O'na hakaret
etmişlerdi...


İşte islam ahlakı ve işte mü'min. En zor zamanda bile
kendi canının değil; canından aziz bildiğinin derdinde. Sanki kendisi yoktur O
vardır. Evet; bu yüce sahabi, O'nda fena bulmuştur. Bu sebeple konuşabildiği;
hislerini kelimelere söyletebildiği an, efendimiz ve O'nun sağlığını
soruyor...kendimi düşünmek arka planda.


Ev iyice tenhalaştı. Gelenler yavaş yavaş ayrılıyor:


Annesi Hazret-i Ebu Bekr'in başında oğlunun yanında
eriyen bir mum gibi. Odanın loşluğundan göz yaşları sesiz dökülüp duruyor...


Ordakiler annesine:


-Sor bakalım, diyorlar. Bir şey içmek ister mi?


Anneciği suskun. az bekledi. Gözleri ile oğlunun yüzünü
taradı ve yumuşak, tane tane kelimelerle sordu.


-Canın ne ister evladım; karnın aç mı?


Sahabi ahlakında önce can sonra canan değil, önce canan
sonra can geliyor... önce; her şeyden önce varlık ve imanımızı borçlu olduğumuz
kainatın baş tacı.


Ebu Bekr efendimiz, kirpiklerini aralayarak annesinin
üzüntülerin kaynaştığı yüzüne baktı ve sordu:


-Resulullah nicedir; ne yapar?


-Bilmiyorum, dedi Selma binti Sahr; arkadaşın hakkında
malumatım yok...


-Hemen Ümmü Cemil'e git. O, Allah'ın Resulü'nü bilir.
Efendimin sağlık haberini bekliyorum,


Hazret-i Ebu Bekr'in annesi, az sonra Ümmü Cemil'in
evine gelerek oğlunun, Peygamberimizi merak ettiğini soruyor.






--Hazırlayan: www.nfk.gen.tr--Sevgili_Peygamberim--

Sevgili Peygamberim ©

sizehimet.com.tr



Sayfa Üretimi: 0.03 Saniye