Giriş Yap veya Üye Ol
Ana Sayfa      Yönetim      FORUM      Sohbet Odası      Yazılar      Şiirler      İletişim
HABERLER
MODÜLLER

 Atatürk'ün Hayatı

 E-Devlet

 Gazeteler

 Sevgili Peygamberimiz

 Rüya Tabirleri

 Burçlar

 Tarihte Bugün

 Flaş Oyunlar

 Hosting

 Sudoku

WEBMASTER

Ben Kimim
DÖKÜMANLAR
Yeni Sayfa 2

 Kanunlar

 Yönetmelikler

 Tebligler Dergileri

   Resmi Gazete
ÇEŞİTLİ LİNKLER
 

 Çesitli Linkler

 Telefon Rehberi

 Hava Durumu

 Trafik Yol Haritası

 Emeklilik Sorgulama

Popüler şiirler
· DOLDUM YİNE TAŞIYORUM!!!
(11528 okuma)
· SİVİL SAVUNMA
(8700 okuma)
· KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI
(2278 okuma)
· ÖĞRETMENİM !
(1679 okuma)
· DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
(1511 okuma)
· ÖĞRETMENİM SENİ SEVİYORUM.
(1469 okuma)
· AĞIT
(1226 okuma)
· OKU ÇOCUĞUM
(1088 okuma)
· ATATÜRK'Ü DUYMAK
(994 okuma)
· BEKLENEN SEVGİ
(964 okuma)

Toplam 712 şiiri kayıtlı
Cilt

 

Sevgili Peygamberim

Hazreti Muhammed SallallahuTâalaAleyhivesellem

Ciltlerin Üzerindeki Sayfa Numaralarına Tıklayın

        1-2-3-4-5               1-2-3-4-5-6         1-2-3-4-5-6-7         1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                              

             Cilt-1                    Cilt-2                    Cilt-3                     Cilt-4                    Cilt-5                       

        1-2-3-4-5-6-7             1-2-3                 1-2-3-4-5            1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                                  

             Cilt-6                     Cilt-7                    Cilt-8                     Cilt-9                   Cilt-10       

                                                                             1-2-3-4-5-6-7

                                                                             

                                                                                  Cilt-11







Evba




Evba'ya gelene kadar, böyle bir sual akla bile
gelmezdi. Yolcularımız, ziyaretlerini yapmış olmanı manevi hazzı ile neşe içinde
uzaklıkları aşıyorlar.=


Fakat beklenmeyen bir şey oldu. Ebva denilen yere
vardıklarında, cihan serverinin annesi, anemiz, yola devam edemez şekilde
hastalandı.


Develerden inmişler.


Ümmü Eymen ve Sevgili peygamberimiz Amine'nin
başındalar. O ise, yerde, kendinden geçip geçip toparlanıyor. hastanın yüzünde
büyük keder; efendimizle Ümmü Eymen'de üzüntü ve çaresizlik...


İşte yine kendine geldi. yaşlı gözleri; canı, kanı, her
şeyi güzelinde. her övgüye layık olanı, belagatlı bir ifade kudreti ile mısra
mısra methediyor;


-Ey Çekilen ölüm okundan yüz deve ile kurtulanın oğlu!
Allah, mübarek ismini ebedi kılsın. Hakikat olan rüyama göre sen celal ve
sayısız ikram sahibi olan Allah tarafından ceddin İbrahim Peygamberin dinini
yerleştirmek, insanlara helal ve haramı tebliğ için Peygamber olarak
görevlendirileceksin. Rabbil, seni putlardan ve putperestlerden koruyacaktır...


Ve ciğeri kavrulan annenin dudaklarında, insanlık
kaldıkça ışıltısı devam edecek


 


Bir şiir


Her canlı ölür, her yeni pörsör


Ben ölsem de namım sürekli durur


Bilin ki tertemiz evlad bıraktım.


Eskir yeni olan, ölür yaşan,


 


Tükenir çok olan, var mı genç kalan?


Tükenir çok olan, var mı genç kalan?


Ben de öleceğim tek farkım şudur


Seni ben doğurdum şerefim budur.


Geride bıraktım hayırlı evlat,


Gözümü kapadım, içim çok rahat.


Benim ismim kalır daim dillerde,


Senin aşkın yaşar mü'min kalblerde.


 


Şiir bitince nur anne, ruhunu teslim etti.


Yirmi yaşında gencecik Amine'nin de vefatı ile Sevgili
Peygemberimiz şimdi de anneden öksüz kalıyordu.


Babadan yetim


Anneden öksüz... anne-baba, insanlık kaderindeki ilahi
bir vazife için varolmuş, işleri tamamlanınca erken yaşlarında ebedi aleme
göçmüşlerdi. Sevgiliye ana-baba hakkının geçmemesi için bir cilve, bir sır.


peygamberlerin öncüsü, Mekke-i Mükerreme'den Medine-i
Münevvere'ye hicretlerinde Ebva'ya gelince taşların kapattığı bir toprak yığının
önünde durarak:


-Ne olurdu valideme yapılan muameleyi bilseydim.. diye
o anki duygularını dile getirecek vu bu sözleri ile hem kendileri, hem eshabı
gözyaşı akıtacaklardır.


Ayrıca efendimiz, Veda Haccı'nda anne ve babalarının
mezarlarına gelerek İbrahimi din üzere müslüman olan Hazret-i Amine ve Hazret-i
Abdullah'ın Muhammedi imanla naplenmeleri için, Allahü teala'dan dirilmelerine
müsade isteyecek; her şeye muktedir olan yüce Allah, sevgilisinin muradını kabul
ederek, onlara tekrar can verip Peygamberimize iman etme ve eshab ve ümmet olma
büyük nimetine kavuşturacaktır.


Anne, Ebva'nı ılık ve yumuşak toprağına verilerek,
cennet bahçeli bir tümseğe daha gönül penceresinden veda ediliyor...


Ümmü Eymen, acılar içindeki yavruyu yanına, sürücüsüz
kalan deveyi yedeğine alarak, beş günlük bir yolculuktan sonrra buruk kalblerle
Mekke'ye; dedesine geliyorlar. Dede, dadıyı paramparça bir yürekle dinlyor.


Şimdi hem öksüz, hem yetim olan torununa daha da
düşkün. O'nu, sallallahü aleyhi ve sellem, öpüp okşuyor. yalnızlığnı
hissetttirmemek gayretinde. Sevgili Peygamberimiz olmadan aziz dede, sofraya
oturmayarak, O'nu bekliyor. Gelince dizine veya hemen yanına alarak, seçtiği
lokmalarla mübarek yetimini besliyor. Abdülmuttalib, torununun sözlerinden ayrı
bir lezzet almakta... bu sebeble o konuşunca, kendisini can kulağı ile
dinliyor...


Kureyş'in bu büyük liderinin Kabe-i Muazzama'nın
dibinde bir makamı var. Gün dönüp deserin gölgeler uzamaya başlayınca
Abdülmuttalib, bu bu makamına geçiyor. Yanına çocuklardan sadece gözünün nuru
emsalsiz yavru gelebilmekte. Odasında istirahat ettiğinde de oraya teklifsizce
giren, dedesi ile uyuyabilen yine cennet kokulu o seçilmiş. Ümmü Eymen annemiz,
müstesna çocuk üzerine adeta titriyor. Buna rağmen Abdülmuttalib, O'nun bıkım ve
ihtimamı ile yakından alakılı:


-Aman Ümmü Eymen! Oğluma iyi bak kızım. Ehli kitap,
O'nun bu ümmetin Peygamberi olacağını haber veriyor.


Ümmü Eymen, ne asil kadın Allahım! Öz anne kadar içli
ve yakın. bu yüzdenh ileride iltifatların en makbulüne kavuşacak, fahri kainat
O'nu:


-Annemden sonra annem!... diyerek başına Peygamber
medhinin güllerinden örülü bir mana tacı oturtacaktır.


Ümmü Eymen anne diyor ki;


-O'nun, açlık ve susuzluktan şikayet ettiğni bir
kerecik bile göremedim.


Oralar toprak yine yol yol çatlamış. Suya hasretin
böyle dilim dilim ettiği bu topraklara yakında yağmur düşmezse kıtlık ve
kuraklık kapıda... Bu tasa giderek büyürken, Safile binti Hişam'ın yol gösteren
rüyası bir ümid kapısı aralıyor:


-Ey Kureyş! Son peygamberin zuhur vakti erişti. O resul
aranızdan çıkacaktır. Gelmesi yaklaşıyor. Bolluk günleri de ırak değil. İçinizde
biri var... heybetli, beyaz ve güzel yüzlü, uzun kirpikli. O ve siz, abdestli!
olarak, erkek çocuklarınızla birlikte Kabe'yi yedi defa tavaf edin. Sonra Kubeys
dağına gidin. Güzeli yüzlü adam, dua etsin ve yağmur dilesin, siz de amin deyin
Allahü teala yağmur yağdıracaktır.


Safiye rüyasına sabahleyin anlattığında, dinleyenlerin
gözünde sevinç parıltıları. Söylenen adamın Abdülmuttalib olduğunda herkes
birleşiyor. Hep beraber emir'in kapısındalar. Rüya anlatılıyor...


Yıkanıp paklandıktan sonra, her evden bir çocukla
Kubeys dağına çıkıyorlar.


Dağlar ve ovalar, bir damla suyu beklemeye durmuş.
Abdülmuttalib, kucağında iki cihan güneşi, etrafında halk, yerlerde kurumuş
otlar... gök bulutsuz açık mavi.


Abdülmuttalib; dua ettikçe "amin" seseri, arı uğultusu
gibi karşı kıyılara çarpıp yankılanarak eriyip kayboluyor.


Duanın üzerinden az bir müddet geçmişti ki, göğün
yağmur yüklü kurşuni bulutlarla dolması ile boşanması bir oldu. Şakırtılarla
yağan şiddetli yağmur dağı taşı rahmete boğmuştu.


Kureyşliler gayet sevinçli. İleri gelenler şanlı dedeye
minnet duygularını arz ediyor ama bu rahmete sebebe dede mi, torun mu?


Beni Müdles kabilesi kıyafet ilminde pek ileri. İnsan
uzuvlarını çok iyi tanıyor ve bunun isabetle ruhi tahlillerini yapıyorlar.
Sevgili Peygamberimiz, Müdles'ten bazılarının da dikkatini celbediyor.
Efendimizin mübarek ayakları özellikle ilgi odakları. Dedesine gelerek
kanaatlerini söylüyorlar:


-Torununun ayakları, tıpkı İbrahim aleyhisselamın
ayakları gibi. O'ndan sonra ayakları, İbrahim Peygamberin ayaklarına benzeyen
biri ilk defa görülüyor.


Abdülmuttalib, bu iyi insanlara teşekkür ederek
ağırlayıp memnun ediyor.


................


Kureyşin reisi, bir gün yine Kabe'nin duvar dibindeki
kendine mahsus yerinde... huzura Necranlı bir rahip çıkıyor. Rahibin hallini
istediği bir meselesi var. Bunun için doğrudan doğruya O'na gelmiş.


-Ey Abdülmuttalib! Burası Mekke şehri... kitaplardan
edindiğimiz bilgilere göre kendisinden sonra nebi elmeyecek olan Son Peygamber,
beldenizde doğmuş olmalı.


Abdülmuttalib, renk vermeyen bir sakinlikle dinliyor.
Rahib, son peygamberdeki ayırıcı vasıfları da tek tek saydıktan sonra ekledi:


-Sülalesi İsmail aleyhisselam'a dayanır... demişti ki
efendimiz orayı şereflendirdiler. Yedi yaşındalar. Rahip O'nu görünce sözünü
kesti ve heyecanla bakışlarını üzerinde gezdirmeye başladı... gözler, kirpikler,
ten rengi, ayaklar. Ve dayanamayarak iyice yanına sokulup göz rengine,
ayaklarına, sırtına uzun uzun baktı:


-Evet; işte bahsettiğim insan. Demek yanılmamışım.
Oğlunuz mu?


Abdülmuttlib:


-Evet rahip efendi; oğlumdur.


-Olamaz! Bu sizin oğlunuz değil! Şundan ki, okuduğuma
göre, babasının hayatta olmaması lazım.


-Haklısın! Seni yoklamak istidim. Gördüğün buç oçuk
oğluumun oğludur babası o o, doğmadan öldü...


sevgili peygamberimizin amcaları da bu sırada yanlarına
gelmişti.


Rahip:


-Söyledikleriniz, bildiklerimi doğruluyor. Torunun,
ahir zaman peygamberi olacağında şüphe kalmadı.


Abdülmuttalip , yüzünde alabildiğine memnuniyet
aydınlıkları oldğu halde oğullarına döndü:


Denilenleri kulaklanızlla dinlediniz. Yeğeninize ona
göre sahip çıkmmalısınz. Sanki vasiyet.


Yoksa bir yıldız daha mı kayıyor; merhamet kartalı,
batan ufka doğru yorgun kanat mı çırpıyor?


O yetim incinin yetimliğine yeni yetimlikler mi
ekleniyor?


 


Ve Dede de Öldü


GER DİLERSİZ BULASIZ ODDAN NECAT


AŞK İLE ŞEVK İLE EDİN ES-SELAT


(Mevlid'den)


Abdülmuttalib, ömrünün son günlerinde. Ölüm, ona bir
nefes yakınlığında, bir gölge uzaklığında...


Büyük göçün ilk habercisi donup kalan göz kapakları.


Olsun!...


Ölüm, kendisine nefesi kadar yakın, gölgesi kadar uzak
olsun. O, bunu düşünmüyor. Doğmak, ölmeye aday olmak değil mi? Herkes gibi
yalnız ölecek. Oniki oğlu, altı kızı, şu kadar torunu, şu kadar akrabası hatta
sadık bir milleti de olsa yalnız, yapayalnız. Bunun derin şuur ve güleryüzlü
teslimiyetinde. Çünkü hayatı sonsuzluğa dönük olarak geçti. Beklenmedik bir anda
ölebileceğini, hesap melekleri ile yüzyüze kalabileceğini unutmadı.


Abdülmuttalib, ölüm endişesinde değil. O'nun aklı fikri
torununda. Hamisi vefat edince, bu sekiz yaşındaki yavru ne olacak?


Baba yüzü görmemiş, annesine doymamış; O gül yüzlü, gül
gülüşlü,dededen sonra kimsiz, kimsesiz kalmamalı. İncelikler menbaı müstesna
kalbi kırılır da o iri iri güzel gözlerdenuzun siyah kirpikler, bir damla yaşı
süzerek toprağa düşürürse; bu, o toprağın felaketi olmaz mı; bu o toprağı yakıp
kavurmaz mı?


Evladları huzurunda... hepsi gelmiş; hepsi orada.
Herkeste dönülmez bir yolculuğa çıkacak baba için büyük bir hassasiyet ve
dikkat. Bir adam, az sonra ölecekse orada susmak en anlaşılır kelamdır... başlar
öne düşmüş, yaşlarla herelenen gözler yerde, renk uçuğa yakın.


Ah ölüm!.. Ah ayrılık perdesi!... Ah büyük mecburiyet!


Abdülmuttalib, sakin ve telaşsız. Bir gün sonra geri
gelecekmiş kadar tabii... elinin biri Peygamberler Peygamberinin omuzunda olduğu
halde konuşmaya başladı. Tesirli ve insanın ta içine işleyen ustalıkla seçilmiş
kelimeler:


Benim için göç zamanın geldiği anlaşılıyor. Sizlerden
ayrılıyorum... kim ayrılmadı ki Abdülmuttalib kalsın? Yegane düşüncem şu yetim.
O'na hizmet için biraz daha ömrüm olmasını ne kadar isterdim. Fakat imkansız.
Ezelde takdir edilen günlerim tükeniyor. İçim, varlığı çok büyük bir nimet olan
yavrumun hasreti ile alev alev. O'nu birinize emanet etmek istiyorum. Acaba
hanginiz yeğenini yanına alarak, üzüp incitmeden hizmet edeblir? öyle dikkatle
himaye edilecek ki, bir defa bile kırılıp darılmayacak.


En evvel söz alan Ebu Leheb oldu:


-Ey arabın kudretli önderi! ömrün uzun duan kabul
olsun. Eğer çocuğu yanına vermek için aklından geçen bir isim varsa ne ala. Ama
böyle bir kararın yoksa, ben istiyorum. Arzuna uygun bakacağımdan emin
olabilirsin!..,


-Evet, Ebu Leheb! Senin malın mülkün gani. O'nu görüp
gözetirsin... Ama kalbi katı ve merhameti az bir insansın. Yetimler ise yaralı
kalbli olur ve çabuk incinirler.


Abdülmuttalib, Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi
ve sellem, İslamiyeti yaymaya başladığında, O'nun en büyük düşmanı olacak Ebu
Leheb'i, ta o günden firaseti ile teşhis ediyordu...baba, evladına katı kalbli
ve merhametsiz olduğunu ölüm vaktinin o zor demlerinde bile, tereddütsüz
hatırlatırken ne kadar haklıydı.


Bıçak gibi keskin bu sözler üzerine Ebu Leheb, diz
çökmüş olduğu Abdülmuttalib'in önünden, asabi ve huzursuz olarak geriye çekildi.


İkinci istekli Hamza oldu:


Babacığım bana emanet eder misin?


-Bu şerefe en fazla layık olan sensin. Ne var ki
çocuğun hiç yok. Evlad sahibi olmayan için çocuk halinden anlamak zor olur.


-Abbas:


-Öyleyse bana ver babacığım!...


-Sen de çok layıksın ama çocukların fazla. Bir babanın,
kendi evladları dururken onlarrı bırakıp başkası ile alakadar olması kusurdur.






--Hazırlayan: www.nfk.gen.tr--Sevgili_Peygamberim--

Sevgili Peygamberim ©

sizehimet.com.tr



Sayfa Üretimi: 1.32 Saniye