Giriş Yap veya Üye Ol
Ana Sayfa      Yönetim      FORUM      Sohbet Odası      Yazılar      Şiirler      İletişim
HABERLER
MODÜLLER

 Atatürk'ün Hayatı

 E-Devlet

 Gazeteler

 Sevgili Peygamberimiz

 Rüya Tabirleri

 Burçlar

 Tarihte Bugün

 Flaş Oyunlar

 Hosting

 Sudoku

WEBMASTER

Ben Kimim
DÖKÜMANLAR
Yeni Sayfa 2

 Kanunlar

 Yönetmelikler

 Tebligler Dergileri

   Resmi Gazete
ÇEŞİTLİ LİNKLER
 

 Çesitli Linkler

 Telefon Rehberi

 Hava Durumu

 Trafik Yol Haritası

 Emeklilik Sorgulama

Popüler şiirler
· DOLDUM YİNE TAŞIYORUM!!!
(11521 okuma)
· SİVİL SAVUNMA
(8695 okuma)
· KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI
(2276 okuma)
· ÖĞRETMENİM !
(1670 okuma)
· DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
(1505 okuma)
· ÖĞRETMENİM SENİ SEVİYORUM.
(1464 okuma)
· AĞIT
(1222 okuma)
· OKU ÇOCUĞUM
(1083 okuma)
· ATATÜRK'Ü DUYMAK
(987 okuma)
· BEKLENEN SEVGİ
(957 okuma)

Toplam 712 şiiri kayıtlı
Cilt

 

Sevgili Peygamberim

Hazreti Muhammed SallallahuTâalaAleyhivesellem

Ciltlerin Üzerindeki Sayfa Numaralarına Tıklayın

        1-2-3-4-5               1-2-3-4-5-6         1-2-3-4-5-6-7         1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                              

             Cilt-1                    Cilt-2                    Cilt-3                     Cilt-4                    Cilt-5                       

        1-2-3-4-5-6-7             1-2-3                 1-2-3-4-5            1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                                  

             Cilt-6                     Cilt-7                    Cilt-8                     Cilt-9                   Cilt-10       

                                                                             1-2-3-4-5-6-7

                                                                             

                                                                                  Cilt-11







Süt gibi beyaz bir sofa sarılmış




Süt gibi beyaz bir sofa sarılmış; altına bir yeşil ipek
kumaş serilmişti. Sırt üstü uyuyan yavrunun güneş gibi parıldayan yüzünden
başka, alnında nur-u ilahi görülüyor ve bebekten misk kokusu geliyordu. Yumuşak
adımarla yanına sokuldum. Uyandırırım diye korkuyordum. O'na bir can ve bin
gönülle aşık oldum. O sırada bütün damarlarımdan göğsüme süt aktığını
duyuyordum. Elimi mübarek göğsüne koyarak severken uyandı; gözlerini açıp bana
baktı ve gülümsedi. Böyle güzel yüzü ömrümde görmemiştim. Gözlerinden çıkan bir
nur, göklere yükseldi. İki kaşının arasını öptüm. Berrak gökler misali aydınlık
yüzünü örterek, incitmeden kucağıma aldım. Sedire oturup sol göğsümü verdim,
almadı; sağımdan emdi ve daha sonra da bir gün bile solumdan emmedi. Sol göğsümü
süt kardeşi Damra'ya bırakmıştı.


Peygamberimiz, doymadan, damra annesinin yanına
gelmiyor. Halime Hatun emzirme sonrasında, kainatın efendisinin ağzını silmek
istediği her defasında görünmez pamuk ellerin bu hizmeti yaptığını hayretler
içinde takip ediyor.


-Benden ilk emdiğinden neş'e ve saadetimden kendimi zor
tutuyor ve süt evladımızı bir an evvel kocama götürmek istiyordum, diyen Halime
Hatun, Abdülmuttalib'in şu iltifatını naklediyor:


-Hanımlar içinde senin gibi bir devlete kavuşan olmadı!
Tebrik ederim!


Annelerin en üstünü, Halime Hatun'a:


-Aman, der, haberim olmadan yola çıkmayın. Zira çocuğa
dair bir çok akıl almaz vak'alar yaşadım.


Halime anne:


-Peki efendim, diyerek mübarek yavru ile beraber
kocasına gider. Haris hayran, memnun ve:


-Ey Halime şu yaşıma kadar kimsede bu kadar güzel yüz
görmedim, diyerek şükür secdesinde.


Uyanık kalbli Haris ve hanımı bir yer bularak Mekke'de
üç gün kalırlar. Halime hatun, iki çocuk emzirdiği haled, hayret, sütünde hiç
eksilme yok. Deve de süt vermeye başlıyor.


Üçüncü gece süt anne birara uykudan gözlerini
araladığında beşiği bir ışığın çevrelediğini ve şil elbiseler giymiş nur yüzlü
birinin bebeğin baş ucuna oturmuş olarak yüzünü öptüğünü görür ve kocasını
sessizce uyandırarak mansayı ona da gösterir.


Haris gözleri beşikte olduğ uhalde fısıltı ile:


-Halime, bu çocuğa dikkat etmek lazım. Sütanneliğe
gelenlerin içinde bizden şanslısı yok, der, ve devem eder, olanları kimseye
anlatma; böyle şeyleri saklamak lazımdır.


Halime hatun her üç gün de Hazret-i Amine'ye gelerek
şahid olduğu hadiseleri anlatıyor; O'ndan benzerlerini dinliyor ve her defasında
özanne, sütanneye çocuğun iyi muhafazası ricasını tekrarlıyor.


-Nihayet birgün Amine Hatun'a giderek müsaade alıp veda
ettim. bana bir çok hadiyeler verdi ve emsalsiz yavruyu güzel yetiştirmem
dileğini vasiyeti olarak bildirdi.


Halime hatun ve kocsı, rüyada işaret edilen çocuğa
kavuştuklarından emin olmanın tarifsiz huzuru içindeler.


Sütanneler kervanı, dönüş yolunda, Halime Hatun,
kainıtın baş tacı kucağında olduğu halde bir merkebin üzerinde:


Daha sonra bu yolculuğu şöyle hikaye ediyor:


Mübarek yavru ile birlikte merkebe bindiğimizde hayvan
önce yüzünü Kabe-i Şerif'e çevirdi ve yıldırım gibi yola koyuldu. Gelirken ite
kaka zorla sürdüğümüz merkebin bu çevikliği karşısında arkadaşlarım şaşırdılar.
Bir kısmı:


-Halime neler oluyor ayol? Yetişemiyoruz. sana. Şunun
yularını braz dizginle de kavuşalım, diye seslenirken, bazıları:


-Bu hayvan, Mekke'ye gelirken kendini bile taşımaktan
aciz merkep değil mi yoksa? diyorlardı. Benden:


-Evet aynı merkep, cevabını alınca da zeki kadınlar:


-Bunda bir sır olmalı, diyorlardı.


Artık Mekke gerilerde...


Kervan, kıvrılan patikada ahenkli adımlarla Badiye
yolunu katederken Halime adeta, arkadaşlarından ayrı bir alemde yol alıyor.


Tabiat, elem verici bir halde. Yer demir, gök
bakırcasına her taraf kupkuru.Ama, kervan nereye konsa çevresinden hayat
fışkırıyor. Biraz evvelki göz bıktıran, gönül yıldıran manzara, yerini zümrüt
renkli bir iklime bırakıyor.


Yorulacak kadar gittikten sonra bir münasip yerde yine
mola verdiler. Daha önce başkaları da gelmiş. Bir de ihtiyar bir adam var.


Kadınlar, Halime anneye görüp işittiği garip halleri
yaşlı kişiye akratmasını rica ediyorlar. Zira hepsi merak içinde.


-Efendim, izin verirsen sana bir şey arzetmek isterim.


-Söyle!...


Kalabalık, Halime ile ihtiyarın etrafını almış
ağızlarının içine bakıyorlar:


-Kucağımdaki çocuğun annesi der ki "oğlum dünyaya
geldiğinde beni öyle bir nur sardı ki, onun aydınlığında arzın öbür ucuna kadar
her şeyi gördüm. Bu neye delalet eder?


Halime, safçasına sorup sevap beklerken bir çılgınlıkla
karşılaştı. Sakalının her kılından kötülük akan yaşlı şahıs, yerden bir avuç
toprak alıp başına saçtıktan sonra gözünü, göğün derinliklerine dikip ağlayıp
haykırmaya koyuldu ve merhametsiz çatlak dudaklarından mel'unca laflar döküldü:


-Ey Ehl-i Huzeyl bu çocuğu öldürün! O büyüdüğünde bütün
dünyaya hükmedecektir. İlahi emri alacağı günü bekliyor!...


Sütanne dehşetli korktu ve sür'atle karanlık bakışlı
ihtiyarın yanından ayrılarak kervanla birlikte Badiye'ye vasıl oldular.


Yetimliği yüzünden kimsenin almadığı yavru, Haris'in
evine geldikten sonra bu hane, her türlü sıkıntıya uzak oldu. Yokluğun yerini
bolluk almış, üzüntüler neş'eye dönmüştü. Develeri, koyunları bol süt veriyordu.
Bütün Beni S'ad kabilesinin sürüsü aynı kırlarda yayıldığı halde öteki
koyunların bitkinliğine mukabil Haris'in hayvanlarındaki bu canlılık, komşularda
kendi çobanlarına karşı kızgınlığa yolaçıyor ve onları beceriksiz buluyorlardı.


Beni S'ad erkekleri, koyunları sütsüz ve bir deri bir
kemik gördükçe çobanlara çıkışıyorlardı.


-Haris'in çobanı hayvanlarını nerede otlatıyorsa siz de
bizimkileri oraya götürün!...


-Evet, sürüyü aynı yerlerde gezdiriyoruz. Lakin
bizimkiler böyle, onlarınki öyle...


-Sebeb?


-Siz bilmezsiniz biz hiç bilemeyiz!....


Beni Sa'd mensupları beyhude üzülüyordu. O, bütün aleme
rahmet olarak gelmişti ve oraya varışının bereketi albette zuhur edecekti.


Nitekim, kısa bir süre sonra Badiye yaylasında ne
kıtlık kaldı, ne sıkıntı, ne kuru ağaç... Tabiat yeniden renk renk, koku koku
canlandı. Solgun yüzlere kan, kaygılı kalblere şevk geldi...


Halime anne, O'nun üstüne titriyor...


Alehisselatü vesselamü vettehiyye.


 


Gül Bebek


GÜL, MUHAMMEDİN KOKUSUNA GIPTA EDER


KOKUMU O'NUN TERİNDEN ALDIM DER


Gelişi ile kurak Badiye yaylasını bolluk ve berekete
kavuşturan istikbalin şanlı Peygamberi, gül kokulu bebbek, derin seziş ve engin
kavrayışlı sütannenin ihtimamında büyüyor. Halime ve kocası, gül kokulu bebeğe
hayran ve vurgunlar... O'nu ilk tanıdıkları dakikadan bu tarafa harikuladelikler
artarak devam ediyor.


Görünüşe sütannenin engin titizliğinde, hakikatte ise
ilahi himayede büyüyen insanlığın sultını sallallahü aleyhi ve sellem, iki aylık
iken emeklemeye başladı; üçüncü ayda ayakta durabildi. Dördüncü ayda duvara
tutunarak yüküyebildi. Yedi aylık olduğunda sağa-sola gidebiliyordu.


Konuşmaya başlaması da Peygamberliğine müjde taşıyan
başka bir hikmet... sekiz aylıkken anlaşılacak kadar, dokuzuncu ayda açık bir
lisanla konuştu. Konuştuğumda ilk defa ve yüksek sesle:


-La ilahe illallahü vallahü ekber. Velhümdülillahrabbil
alemin / Kendinden başka ilah olmayan alemlerin Rabbine hamdolsun, dedi ve
bundan sonra "Bismillah" demeden hiçbir işe başlamadı.


On aylık olduğunda, ok atan öbür çocuklarla beraber O
da ok atıyordu. Yayla ahalisi hayrette:


-Sen kimsin ey çocuk? diye soruyorlar.


Harika çocuk:


-Ben arabın en hayırlısıyım. Harbde bahadır, mızrak
atmada kuvvetliyim. Güzel ve haybetli görünüşlüyüm. Künyem, Abdülmuttalib oğlu
Abdullah oğlu Muhammed'dir.


İki yaşına geldiğinde, dört yaşındaki bir çocuk gibi
gürübüz ve kopumluydu.


Daha o yaşlarda mübarek işlerde sadece sağ elini
kullandığı dikkat çekiyor.


Hazret-i Halime anlatıyor:


-Benden iki sene süt emdi. Bu zaman zarfında daima
tertemizdim. Ak-pak yavrum, gece ve gündüz muayyen vakitlerde ihtiyacını görür,
temizliği gaibden yapılırdı.


Allahü teala ekber kebiren, velhamdülillahi kesiren ve
sübhanallahi bükreten ve asilen / Allah, büyüklerin en büyüğüdür. Övgülerle en
çok övülmek Allah'a mahsustur. Sabah ve akşam noksan sıfatlardan tenzih ve kemal
sıfatları ile tavsif edilerek, tesbih edilmeye layık olan ancak Allah'tır.


Sevgili makamındaki asil çocuğun sütten kesildiğinde bu
duayı okuduğunu yine Halime anne haber veriyor. O'na sallallahü aleyhi ve selme,
hizmet etme devlet ve nimetine eren aziz sütanne, gözlerinde saadet ışığı;
inciden kelimelerle anlatmaya devam ediyor:


Diğer çocuklar gibi kat'iyyen ağlayıp yaramazlık
yapmazdı. Cıvıl cıvıl oynayan küçüklerin bu çekici oyunlarına katılmaz ve "biz,
oyun için yaratılmadık" derdi.


Sonraki yıllarda bizzat Sevgili Peygamberimiz,
doğumlarına dair bir vak'ayı şöyle dile getirmişlerdir.


-Dünyaya geldiğim Pazartesi gecesi Yüce Allah, yedi kat
göğü meleklerle doldurdu ki sayılarını kendisinden başka kimse bilmez. Bu
melekler, kıyamete kadar tesbih ve takdis ile meşgullerdir. Sevabını ismim
söylendiği vakit isteyerek ve severek bana salevat okuyanlara abağışlarlar. /
Allahümme salli ala Muhammedin fil evvelin vel ahırin ve fi meleil a'la
yevmiddin/


Babasız diye herkesin almaktan kaçtığı yetim sebebiyle,
bu yayla evi bolluk ve bereketten yüzüyordu. Ne kadar mes'ud ve ne kadar huzurlu
idiler... ama eşsiz çocuk, artık sütten kesilmişti. Bu ise O'nun dönüşü demekti.
İki sene ne de çabuk geçmişti. Varlığı sadece o muhterem aileye değil, bütün
kabileye ilahi rahmetin inmesine vesile oluyordu. Halime, Haris ve çocuklarına
ondan uzak kalmak ve güneş yüzünü görmemek çok zor geliyordu...


Nur yavruyu yüreklerine oturan bu acı duygularla
Mekke'ye getirdiler. Halime, ince ve zarif arabçasıyla efendimizi annesine
sevgisinin bütün sıcaklığı ile anlata anlata bitiremedi.


Annelir en şanslısı ve en ulvisi, şüphesiz memnun ve
mütebessim ve belki de gözlerinde billur damlalar:


-Oğlum yüksek şan sahibidir.


Halime anne:


-Vallahi, yavrunuzdan daha üstün bir insan görmedim,
diyerek Amine hatunu doğruladı.


Ve bundan sonra pırlanta çocuğu yine beraberinde
götürmek için dökmedik dil bırakmadı.. Mekke sıcaktı, veba hastalığı yaygındı.
Çocuk farklı iklimden geliyordu. Allah, muhafaza buyursun sıhhatine bir zara
olabilirdi.


Amine ciğerparesine olan derin hasretini birazcık olsun
dindirdikten sonra; yerlerde ve göklerde övülen, O'ndaki bu muhabbet ve ikna
kabiliyeti sebebi ile yine kadir-kıymet sahibi, insan evladı Halime'ye emanet
etti.


Sütanneyi dinleyelim:


-O hazret-i alarak yurdumuza yöneldik. Yolda giderken
Habeş hıristiyanlarından bir grup ile karşılaştık. Kainatın seçkini, hemen
dikkatlerini çekti. Evladımı bir zaman süzdükten sonra bizi sual yağmuruna
tuttular; ve sırtına bakarak mührü ve ceylan gözlerindeki hafif kırmızılığı
gördüler.


Oğlunuzun göz ağrısından şikayeti olur mu?


-Hayır, hiç olmadı.


-Bu çocuğu bize verir misiniz? Karşılığında ne
isterseniz ödemeye hazırız. Bizim kitabımızda "dünyaya gelecek bir Peygamber
kaldı" diyor. O peygamber, ya geldi veya gelmesi yakındır. Çocukta bildirilen
Peygambere ait izler görüyoruz. Taklifimize razı olursanız bize büyük iyilik
etmiş olursunuz.


Halime ve kocası, bu ıssız yolda karşılarına çıkan
adamlardan bayağı korkmuşlardı. Bu sebeple son sür'at oradan uzaklaşarak
evlerine gidene kadar hiç durmadan hayvan koşturdular.


Badiye'ye sabah serinliğinde ve büyük yorgunluklarla
girmişlerdir.


Halimelerde huzur şimdi yine elle tutulacak kadar
canlı.


Çünkü O, dönmüştü...


Esselatü vesselamü aleyke ya Resulallah.


 


Beyaz Elbiseli Üç Kişi


TERLERSE GÜLLER OLURDU HER TERİ


HOŞ DERLERDİ TERİNDEN GÜLLERİ


Mevlid'den


Efendimiz üç yaşındalar.


Halime anne, O'nu bir gözünden öbürüne vermiyor.
yabanın kurdu uğursuzu var. Büyüklüğüne bunca iz, işaret bulunurken, emsalsz
emanetin kılına ziyan gelmemeli. O'nu korumak, O'nu istikbale teslim etmek,
zamana karşı, insanlığa karşı ve ebedi nizama karşı kabullenilmiş şerefli bir
borç.


Bu sebeple uyanık kalbli kadın, gözünü efendimizin
üzerinden ayırmıyor... ama öz çocukları sadece akşamları evdeler.


Bu durum kainatın baş tacının dikkatinden kaçmaz.


Niçin?


-Onlar, yavrum, gündüzleri koyun gütmeye gidiyorlar.


Çobanlık yapmak... renk renk çiçeklerin açtığı;
kelebeklerin, mutluluğu arılarla paylaştığı, hür rüzgarlı, hür ufuklu kırlarda
yumuşak adımlarla yayılan koyunların peşi sıra gitmek; kardeşleri ile onları
otlatmak, bir yamaçta güneşin ılık sıcaklığında eldeki çabukla toprağı
çiziştirmek ve ucsuz bucaksız fezaya bakıp öteleri! düşünmek!


Anneciğim, beni de kardeşlerimle yolla. Ben de koyun
gödeceğim...


Sütanne bin dereden su getiriyor. Ama ne söylüyor, ne
anlıtıyorsa mümkün değil. O'nda bir kere bu arzu doğmuştur. Annecik nasıl
dayanır artık.


-Ey gözümün nuru? Demek sen de koyun gütmeye gitmek
istiyorsun öyle mi?


Cevap tek kelime:


-Evet.


Ertesi gün, güneş, sanki daha bir aceleyle tepeleri
aşarak yükseliyor. Güneş, güneş olmaktan çıkmış; duru duru gülümseyen bir yüz
gibi. O'na kırların ıtırlı ikliminde büseler konduracağına mı seviniyor acaba?


Güneş doğup, her tara ışıl ışıl olduğunda Halime anne,
melek yavrucuğu ipek uykulardan uyandırıyor. Ve giydirip taradıktan sonra
kardeşlerine emanet... evvela Allah'a sonra kardeşlerine emanet!. Elinde sopası
ile efendimiz de aralarında olduğu halde çocuklar, neş'e içinde hayvanları
alarak evden ayrıllıyorlar; fakat fazla uzağa değil. Anne evden açılmayı
yasaklamıştır. Zira şimdi o var aralarında; en üstün ve en kıymetli olan:


Zaman, böylece akıyor. Havanın sıcak olduğu bir gün
kuşluk vaktinde Halime, tam, Peygamberimizi düşünüp güneş çarpmasından korkarken
süt kardeşlerden Şeyma, koyunların yanından çıka geldi. O Şeyma ki, Sevgili
Peygamberimiz Allah'ın Resulü olduğunu tabliğe başlayacağı zaman,
Peygamberliğine ilk iman edenlerden biri olacak ve müşriklerin, mü'minleri hiç
bir mal alıp satmayarak onları ticari ve iktisadi ablukaya aldıkları günlerde,
şahsi gayretleri ile bunu kırmaya çalışıp, müslümanlara yiyecek temin edebilen
bir kahraman kadın...


Muhammed aleyhisselam için yazılmış en içli
kasidelerden biri Şeyma radıyallahü anha hanıma ait.


Şeyma'cık, efendimizi bırakıp gelince annesinde merak
ve telaş.


-Şeymacığım! Göz bebeğim Muhammed nerede?


-Sahrada anneciğim.


-Aman yavrum! O ciğerim bu sıcakta sehrede nasıl kalır?


Anne, kızgın güneşin, nur çocuğa ziyan vermesinden
endişeli...


Şeyma, bir mucizenin şahidi. Görüp işitilmedik bir
olayı anlatıyor:


Anneciğim, güneşten kardeşime hiç bir zarar yok. Çünkü
başının üstünde bir bulut, kendisini takip ediyor. Nereye gitsek bulut
üstümüzde. Duruyoruz duruyor, yürüyoruz yürüyor.


İlahi fermanla emir almış bir beyaz bulut,
peygamberlerin efendisini kavurucu sıcakta serin gölgesine alarak O'nu ve
yanındikelir muhafaza ediyor.


Halime'nin içi yine rahat değil.


-Dediğin doru mu? Allah için söyle kızım!


-Vallihi sahi söylüyorum.


-Bunun üzerine sütanne tatmin oluyor ve Peygamberimizi
korktuklarından Allah'a ısmarlıyor.


İki-üç ay böyle geçti. Bir gün öğle üzeri efendimiz
akranı olan çocuk ve süt kardeşleri ile bir vadideler. Çocuklar oynuyor,
Habibullah da onları seyrediyor. Tam bu sırada öyle bir şey oldu ki küçükler
akıllarını yitirecekler . Çığlık çığlığa bağrışıp oradan kaçıyorlar:


Sicim gibi göz yaşı döküp evine koşanlardan biri de
Damra:


-Anneciğim kardeşime bir şeyler oldu. Çabuk koşun!


Halime, feryadlar içinde Damra'ya soruyor.


-N'oldu oğlum durma söyle!!!


Damra boğularak anlatıyor,


-Koyunların yanında idik. Birden bire gökten beyaz
kıyafetli üç kişi indi. Kardeşimi aramızdan aldıkları gibi tepeye çıkardılar ve
sırt üstü yatırarak bıçakla karnını yardılar. Öldü mü, yaşıyor mu bilmiyorum!!!


Bundan daha kötü haber olamazdı. Halime ve Haris'in kan
beyinlerine sıçradı. Bir nefeste söylenen yere vardılar.


Devamını Halime'den dinleyelim:


-Koşa koşa vadiye geldik. Yüksek bir yere oturmuş, göğe
doğru bakıyordu. Tabessüm eden güzel çocuğumun yüzü al al olmuştu.Alnını ve
gözlerini öperken sordum:


-Ey gözümün ışığı, ey alemlere rahmet oğlum.Ne oldu,
seni kim rahatsız etti?


İki cihan güneşinin kendi ifadelerinden anlıyoruz ku;
gonca gül, kuzuları güderken beyaz elbiseli üç şahıs görmüştür. Birinin elinde
gümüş bir ibrik, birinde içi kardan daha beyaz bir madde ile dolu zümrüt bir
leğen vardı. O muhteremlerin en muhteremi Sallallahü aleyhi ve sellem'i vadiden
zirveye iletince beyaz giyimli bu kimselerden biri, fahri kainatı usulcacık sırt
üstü yere uzatır. Ve göğsünü göbeğine kadar yarar. Mübarek efendimiz hiç bir acı
ve elem hissetmeden ameliyatı sürmeli gözleri ile takip ederler. Bu melek, elini
sokarak iç organlarını çıkarıp kar gibi olan o sıvı ile yıkadıktan sonra tekrar
yerlerine kor. Birinci meleğin işi bitince ikinci melek, birinciye;


Kalk! der, ben de hizmetimi eda edeyim, ilk meleğin
kenara çekilmesi ile ikinci melek, elini uzatarak peygamberimizin kalbini
yerinden çıkarır ve iki parçaya ayırdıktan sonra içinden pıhtılaşmış siyah bir
kan parçasını alıp atar. Kalb üzerinde yapılan bu çalışmanın ardından iknici
melek sırtüsütü yatan azizler azizine:


-Vücudunda şeytanın nasibi bu idi. O'nu atmakla seni
şeytanın vesvese ve hilesinden emin ettik, anlamında bilgi arz eder.


Aynı melek, daha sonrra sevgili efendimizin sağ ve sol
taraflarından bir şey alır gibi bir hareket yapar.


Bu sırada elinde nurdan bir mühür vardı. O kadar güzel
bir mühür ki gören hayranlıktan kendini alamazdı.


Allah'ın resulünü dinleyelim:


-Bu nurdan mühürle kalbimi mühürledi. Ondan sonra
kalbim nüvüvvet ve hikmet nuru ile dopdolu oldu.


Rahmet yuvası kalbi nurdan mühürle mühürlendikten sonra
yerine iade ettiler. Halime ve Haris yanına vardıklarında, mübarek yavru mührün
soğukluğunu hala vücudunda hissediyor.


İkinci meleğin işi bitince üçüncü melek, elini yarılan
yere kor ve o an yara iyileşir...


Beyaz elbiseli bu üç kişi, daha sonra nazlı yavrunun
elini ve yüzünü öperek ona güzel şeyler hazırlandığını müjdeler ve mavi gökte
kaybolup giderler. Yaranın izi hala farkedilebiliyor.


............


Sevgili Peygamberimizi oradan alarak eve getirdiler
Halime anne, çocuklarına:


Kardeşinizi bundan böyle dışarı götürmeyin!


Tenbihini yaptıktan sonra beyine:


-Bu saadetli çocuğu annesine götürelim. Aklına ziyan
gelmesinden korkuyorum. Ne dersin, yol hazırlığı yapalım mı?...


Ardarda gelen mucize ve harikalar, artık Halime'nin
gözünü korkutmaya başlamıştır. Olayların kendilerini aşmasından çekiniyor. Bu
yüzden rahat değil..


Haris;


-Bundan daha mübarek bir çocuk doğmamıştır. Ne aklına
bir ziyan gelir ne de bir şey, müsterih ol! Elde ettiğimiz saadet bunun
bereketiyle. Ne var ki, bizi hased edenler olabilir. Zira kabilemiz, önceki
halimizi gayet iyi biliyor. Fakir iken, üçyüzbüş koyunu olan hatırlı bir aile
haline geldik. mümkündür ki dar gözlüler bir fenalık düşünebilirler...


-Öyleyse O'nu alarak kahine danışayım.


Bunu duyan Sevgili Peygamberimiz, rahat olmalarını,
gayet sıhhatli ve zannedilen kusurlardan uzak olduğunu her ne kadar söyledi ise
de olanları işiten eş dost, Halime'yi kahine giderek, bir cin etkisi olup
olmadığını tahkik etmesi için zorladılar.


Kahin, efendimizi konuşturarak, vakaları kendisinden
dinliyor, Ama dinledikçe karanlık gözleri dışarı fırlayacak gibi... kulaklarına
inanamıyor. Mübarek yavru, daha sözünü bitirmeden çirkin sesli büyücü, O'nu
kaptığı gibi kucağına alarak meydana fırlıyor ve bas bas bağırıyor:


-Ey araboğulları! Başınıza bir bela gelmek üzere, Bu
çocuğu öldümezseniz; büyüdüğünüzde dininize bozuk diyecek, sizi yeni bir dini
kabule çağıracaktır. Bunu şimdiden ortadan kaldırın! Hem O'nu, hem beni
öldürün!!!..


Saf ve temiz Halime anne, bu beklenmedik çıkış
karşısında afallamış. Çocuğu adamın kirli ellerinden çektiği gibi:


Delinin tekiymişsin. Bilseydim semtine uğramazdım. O'nu
değil seni katletsinler!...


Süt anne o dakikaları şöyle resmediyor:


-Allah için söylüyorum; nereye uğrasak, nereden geçsek,
hangi sokağa girsek ve hangi meydana gelsek mübareğin güzel kokusu, burcu burcu
yükselerek dört bir yanı tutuyor ve buralardan günlerce silinmiyordu.


.........






--Hazırlayan: www.nfk.gen.tr--Sevgili_Peygamberim--

Sevgili Peygamberim ©

sizehimet.com.tr



Sayfa Üretimi: 0.03 Saniye