Giriş Yap veya Üye Ol
Ana Sayfa      Yönetim      FORUM      Sohbet Odası      Yazılar      Şiirler      İletişim
HABERLER
MODÜLLER

 Atatürk'ün Hayatı

 E-Devlet

 Gazeteler

 Sevgili Peygamberimiz

 Rüya Tabirleri

 Burçlar

 Tarihte Bugün

 Flaş Oyunlar

 Hosting

 Sudoku

WEBMASTER

Ben Kimim
DÖKÜMANLAR
Yeni Sayfa 2

 Kanunlar

 Yönetmelikler

 Tebligler Dergileri

   Resmi Gazete
ÇEŞİTLİ LİNKLER
 

 Çesitli Linkler

 Telefon Rehberi

 Hava Durumu

 Trafik Yol Haritası

 Emeklilik Sorgulama

Popüler şiirler
· DOLDUM YİNE TAŞIYORUM!!!
(11528 okuma)
· SİVİL SAVUNMA
(8700 okuma)
· KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI
(2278 okuma)
· ÖĞRETMENİM !
(1679 okuma)
· DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
(1511 okuma)
· ÖĞRETMENİM SENİ SEVİYORUM.
(1469 okuma)
· AĞIT
(1226 okuma)
· OKU ÇOCUĞUM
(1088 okuma)
· ATATÜRK'Ü DUYMAK
(994 okuma)
· BEKLENEN SEVGİ
(964 okuma)

Toplam 712 şiiri kayıtlı
Cilt

 

Sevgili Peygamberim

Hazreti Muhammed SallallahuTâalaAleyhivesellem

Ciltlerin Üzerindeki Sayfa Numaralarına Tıklayın

        1-2-3-4-5               1-2-3-4-5-6         1-2-3-4-5-6-7         1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                              

             Cilt-1                    Cilt-2                    Cilt-3                     Cilt-4                    Cilt-5                       

        1-2-3-4-5-6-7             1-2-3                 1-2-3-4-5            1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                                  

             Cilt-6                     Cilt-7                    Cilt-8                     Cilt-9                   Cilt-10       

                                                                             1-2-3-4-5-6-7

                                                                             

                                                                                  Cilt-11







Mekke




Mekke'de Safa tepesi civarındaki Haşimoğulları
mahallesi; bugün "Mevlid Sokağı" denilen baba evinde yaradılmışların en üstünü
alemi aydınlatırken bu mes'ud anın şahidleri de vardır:


Doğumdaki hanımların biri, Peygamberimizin halası
Safiye hadun'du.


-O'nun doğumunda Amine'nin evinde idim.Altı ayrı
mucizeyi yaşadım.


-Doğar doğmaz başını yere koyup Rabbine secde etti.


-La ilahe illallah ini Resulullah, dedi.


-Sacdede bir şey söylüyordu sanki. Yaklaşıp
dinlediğimde "Ümmetim, ümmetim" dediğini işittim.


-Orada öyle bir nur parladı ki her taraf ışık içinde
kaldı. Yavruyu yıkamak istediğimde; "ey Safiye zahmet etme; biz O'nu yıkanmış
olarak gönderdik.!" şeklinde meçhul bir duydum.


-Sünnet olmuş ve göbeği kesik idi.


-Kundak yapacağım sırada sırdında bir mühür gördüm.
Kürek kemiklerinin arasında ve iri bir ben büyüklüğünde olan bu mühürde
tüylerle.


"La ilahe illallah Muhammedün Resulullah yazılıyordu.


.....................


O gece ben de Amine'nin yanındaydım. Doğum sırasında
bir an semaya baktım. Yıldızlar yeryüzüne el uzatıp toplanacak kadar yakındı.
Doğumu takiben dört yanımızdan öyle bir nur fışkırdıki her şey kayboldu; bir nur
denizinde gibi idik". Bunlar da Osman bin ebi As'ın annesi Fatıma-i Sekafi
hanıma ait cümleler.


şifa hatun ise efendimizin ebesi... elime geldiğinde
yalvarıp durmaya başladı. Bu sırada gaibden bir ses duydum: (Yerhümüke Rabbüke)
hitabı ile bebeğe dua etti. Ve derhal bur nur zuhur etti. Bu nur sebebi ile bir
anda çatı ve duvarlar yok oldu. Dünyanın bir ucundan öbür ucuna her şey
gözümüzün önünde idi. Binlerce kilometrelik uzaklıktaki Şam'ın köşkleri
açık-seçik görülüyordu. Korkup titremeye başladım Ötelerden sesler geliyordu:


-Bu güzeller güzeli çocuğu nereye götürelim?


-Bir tahtı revana bindirerek bir göz kırpacak zamanda
bütün bürek yerleri gezdirip getirelim.


Bu konuşmanın ardından sakinleştim. Biraz sonra yeniden
sesler duyuyordum:


-Bu göz nuru çocuğu nereye götürdünüz?


-Doğunun bütün kudsi makamlarını gezdirdik. İbrahim
aleyhisselam, O'nu bağrına basıp dua ettikten sonra şöyle dedi: "Ey evladım!
dünya ve ahiretin izzet ve şerefi sana verildi. Sana ne mutlu. Peygamberliğini
tasdik ve yolunu tercih edenler kıyamet günü seninle birlikte dirilecektir." Bu
işaretlerin ilahi manalar taşığı belli idi... "Acaba ne olacak?" diye yıllarca
merak ettim. Nihayet peygamberliğini açıklayınca o ihtiyar yaşımda hiç
duraksamadan tebliğ ettiği dini kabul ettim ve ilk mü'minlerden oldum.


Abdulmüttalib, eve geldiğinde doğumun üzerinden üç gün
geçmişti. Çocuğu görüp sevdi ve gelini ile hangi ismi koyacaklarını konuştu...
Amine, hamile iken gödügü rüyada:


"-Sen, insanların en hayırlısı ve kainatın efendisine
hamilesin. O- dünyayı zinetlendirdiği zaman "hasedçilerin şerrinden korunması
için bir olan Allah'a sığınım" diye dua et ve Ahmed ve Muhammed ismini ver"
dendiğini anlattı ve kindisinin Ahmed'i tercih ettiğini söyledi; anne, devamla
doğum sırasında gördüğü harikuladelikeri naklediyor: O anda her taraf nurla dolu
ve gözümden perde kalkmış; uzaklar yakın olmuştu. Şam ve Busra'nın çarşı ve
sarayları; hatta Busra'nın develeri gözler önünde.


Dede ise yavruya Muhammed ismini koydu. Böylece ilahi
murad yerini buldu ve O'na o güne kadar kimseye nasip olmamış bir isim verildi.


Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine yedinci gün
bütün Mekke halkına üç gün süreyle ziyafet verdi. Bu ziyafetten başka bir de her
mahallede develer kestirdi. Yemeğe gelenler "Muhammed" ismini duyunca atalarında
böyle bir geleneğe tesadüf edilmediği için sebebini sormaktan kendilerini
alamadılar. Dede:


-Yerlerde ve göklerde tanınsın ve övülsün istidim; ve
bu ismi koydum.


Daha sonra torununu alarak Kabe-i şerif'e götürdü.
Yavrucak dedenin kollarında mışıl mışıl uyuyor. Abdülmuttalib, ziyaret ve duadan
sonra yetime içli bir şiir söyleyerek sevgili efenidimizi annesine getirdi ve
gelinine:


-Ey benim asil gelinim, çocuğu iyi koru! torunumun şanı
yüce olacaktır. Dikkatin hep üzerinde olsun! Aman gafil olmayasın! tenbihinde
bulundu.


Peygamberimizin dünyayı teşrif etmelerinin ertesinde
yahudilerde telaş ve üzüntü müşahede ediliyordu. İsmi "Ahmed" olan ahir zaman
peygamberinin doğacağını tevratta okuyor, alimlerinden dinliyor, kahinlerden
haber alıyor ve doğumun vukuuna dair emareleri gözlüyorlardı...


Beklenen yıldız doğmuştu. Acaba dünyaya gelen bebekte
öbür işaretler de varmıydı?


... evet onlar da vardı. Gelen haberlerde çocuğun, nur
yüzlü, sünnet olmuş ve göbeği kesik oldu4u bildiriliyor; bir bulutun gelerek
kendisini götürdüğü ve üç gün halka gösterilmediği ilave ediliyordu...


-Tevratın yazdıkları doğru çıktı, dedi yahudi
alimleri...


Bir musevi ise çocuğu görmek istedi... Hane-i saadete
geldiler. Bebeğin gözlerine bakar bakmaz adam, kendini kaybetti. Aklı başına
gelip yerden doğrulurken hazır bulunan Kureyşlilerin alaylı alaylı güldüklerini
görünce öfke iele bağırdı:


-Ey Kureyş mensupları! Ey Kureyşliler! Tevrat hakkı
için söylüyorum; bana kulak verin! Gördüğünüz bu çocuk işte o peygamberdir. İsmi
maşrıktan mağribe kadar yayılacak ve sizi... evet, sizi kılıçla yola
getirecektir! Nübüvvet, israiloğullarından gitti artık, kahkahalarınıza devam
edebilirsiniz!. diyerek orayı terketti.


Yine aynı günlerde bir sabahın er vaktinde bir tepede
bir grup yahudinin feryadu-figanına şahid olunuyordu... ortada bir yadi,
çevresinde dindaşları bir söylüyor, bin döküyorlardı. Görenler şaşkın:


-Hayrola, ne oldu, ne var böyle kendinizi
paralıyorsunuz?


-Ah, aah!.. beklenen gün geldi; kızıl yıldız göründü.
Bu yıldız ne zaman doğsa bir peygamber dünyaya gelir. Demek ki, Muhammed doğdu.
Daha ne olsun? Peygamberlik bizden gitti.


Soranlar gülüşerek yanlarından ayrıldılar.


Musevilerin ağızlarını bıçak açmıyordu. Bir yahudi,
yolda Abdülmuttalib'i gördü:


-Ey Kureyş reisi, çocuğa ne isim verdiniz?


-Muhammed...


-Öyle mi! demek öyle? diyerek mırıldandı... Paygamber
olduğuna dair üç delil bir araya geldi; kızıl yıldızın doğması, isminin Muhammed
konması ve üçüncüsü de asil bir aileden olması.


Aynı günlerde Medine sokaklarında da bir yahudi saçını
başını yoluyordu.


Evet, O ebedi sultan doğdu....


O doğdu; Şam'da bin seneden bu yana akmayan Save
nehrinin kuru yatağı su ile doldu, taştı.


O doğdu; ateşgedenin söndüğü gece İran hükümdarı
Kisra'nın eşsiz güzellikteki sarayının ondört kulesi yıkıldı.


O doğdu; doğduğu gece Kisra'nın sarayının kulelerinden
başka Dicle kıyısındaki nefis sulara battı ve Kisra, canını zor kurtardı.


O doğdu; devrin ileri gelenleri garip garip rüyalar
gördüler.


Rüyaların, Şam'an Irak'ın, İran'ın,Dicle'nin, Fırat'ın
İslamın mülkü olacağını haber verdiğine dair en namlı kahinler yorumlar yaptı.


O doğdu; insandan gayri bütün mahlukat O'nu emzirmek
için yarışa girdi.


...Ve O doğdu; büyücüler gelecekten haber vermezler
oldular.


Aleyhissalatü vesselam.


Doğumu ile cihanı aydınlatan o nura selam olsun. O
doğmasaydı;


Ya O doğmasaydı!..


Biz ne olurduk?


SÜTANNE


CANIM KURBAN OLSUN SENİN YOLUNA


ADI GÜZEL, KENDİ GÜZEL MUHAMMED


(Yunus Emre)


Beni Sa'd aşireti,arablar arasında şeref ve cömertliği
ile nam yapmış bir kabile; arapçayı çok mükemmel bir şekilde konuşmaları ise
diğer meziyetleri.


Peygamber efendimizin doğduğu tarihlerde görülmemiş bir
kuraklık ve bu kuraklıkla gelen kıtlık,Beni Sa'd yurdu Badiye taraflarında ne
varsa silip süpürmüş. Midelere günlerce bir şey girmediği vaki. Anneler,
çocuklarını doyuramıyor. Ağaçlar dahi kupkuru.


Açlık, böyle herkesi dize getirmişken bu kabilemin
Züveyb oğullarından Halime ismindeki hanım, bir çocuk doğurdu. Ama kadıncaız
bitkin. Doğum rahatsızlığı ve açlık, kolunu kanadını kırmış... beden ve şuur
uyuşmuş gibi. Günlerdir aç. Yerle-gök, gece ile gündüzü ayıramaz halde. Böyle
iken yine de sızlanmıyor. Allah'tan gelene razı. Tevekkül ve teslimiyet içinde.


Halime, bir gece sahrada bitkinlikten uyuya kaldı.
Gökyüzünde ışıl-ışıl yıldızlar kaynarşırken O, başını koyduğu kumlarda bir rüya
görüyor:


"Bir adam, önce kendisine buz gibi bir su veriyor ve
sonra soruyor:


-Beni tanıdın mı?


-Hayır!


-Ben, senin sıkıntılı zamanlarda ettiğin hamd ve
şükürüm. Ey Halime; Mekke'ye git! Oraya gidersen kazancın çok yüksek olacak; bir
nuru evlad edineceksin, dedikten sonra rızkının bolluğu, sütünün çokluğu için
dua etti."


Uyandığında karnında bir tokluk ve halinde bir dinçlik
hissetti. Ancak; kabile mensublarının, açlıktan çıkardığı iniltiler insanı,
perişan ediyordu.


Halimelerin çelimsiz bir merkeb, sütü çekilmiş bir deve
ile bir miktar koyun ve keçileri bütün servetlerini meydana getiriyor.


Halime'nin sütü, yeni doğmuş olan Damra'ya
yetmediğinden bebek aç kalıyor ve ağlaması ile anneyi geceler boyu uyutmuyor.


..................


Beni Sa'd aşiretinin çocuk emziren hanımları, ilkbaha
ve sonbaharda Mekke'ye iner; her kadın bir bebek alır, ona sütannelik eder,
terbiye ve yetişmeleri ile meşgul olur; Badiyenin güzel suları ve kekik kokan
yayla havasında serpilip gürbüzleşen çocuklar, bir kaç sene geçince ailelerine
geri verilir ve karşılığında bol kazanç elde ederlerdi... bu, öteden beri sürüp
gelen bir adetti. Böylece hali vakti yerinde olan aileler, çocuklarını Mekke'nin
bunaltıcı havasından kurtarak, daha iyi bir iklimde ve mürebbiyeler nezaretinde
büyütürlerdi...


O günlerde kabilenin genç hanımları, sütannelik
yapacakları bebek bulmak üzere Mekke'ye doğru yola çıkma hazırlığında.


Kafileye katılan Halime ve kocası, yanlarına çocukları
ile merkep ve deveyi de aldılar.


...................


Kervan, kona-göçe şehire doğru yürürken, gaibten bir
ses geliyor:


-Ey Beni Sa'd kadınları, çabuk olun; çabuk olun ki
Mekke'de doğan eşsiz çocuğu göresiniz.


Bu sözleri duyan Beni Sa'd'ın genç hanımları daha
hızlandılar.


Halime, merkebin üstünde, önünde Damra. Hayvan açlıktan
zor yürüyor. Bitkin ve mecalsiz.


Haris, hanımını uyanıyor:


-Gayret, daha çabuk Halime! Kervanın şehre varmasına
bir şey kalmadı; bizse hala buradayız. Öbür kadınlar eşraftan çocukları
alacaklar. Korkarım eli boş döneceğiz. Sonra müteessir olursun.


Halime hatun, ne kadar uğraştıysa arkadaşlarına
yetişemedi.


O, böyle yolları aşmak için didinirken, sağından
solundan sesler geliyor. Yine meçhul, yine ümid veren yeni heberler taşıyan
sesler:


-Müjdeler sana Halime! O nuru emzirme saadeti senin
olacak...


Kervan, arayı açmıştı! Halimeler çok geride.


Bir dağın eteğinden geçiyorlar. Sarp dağ yarığından
upuzun boylu biri, Halime'ye görünüyor. Elinden bir mızrak var. Halime
ürküntülü. Adam elini merkebin üstüne koyarak konuşuyor:


-Ey Halime; Hak teala sana müjdeler yolladı. Ben seni
şeytandan ve düşmandan korumakla vazifeliyim...


Mızraklı şahıs kayboluyor.


Halime kocasına:


-Benim görüp işittiklerimin farkında mısın?


-Değilim ama korkular geçirdiğini anlıyorum.


Şimdi, kervandan iyice kopmuş olan karı-koca, deve ve
merkeplerine az daha hız vermeyi başararak, geceyi Mekke'ye üç kilometre kadar
mesafede olan bir handa geçirdiler.


Yorgun yolcular, erkenden yataklard. Halime, yine bir
rüya görüyor. baş ucumda yeşil bir ağaç. dalları ile O'nu gölgeliyor. Ağacın
ortasından ikinci bir ağaç uzuyor; bol meyveli bir hurma bu. Beni Sa'd kızları
Halime'nin etrafında pervane olmuş dönüyor ve bir taraftan da tatlı
tabessümlerle O'na iltifatlar yağdırıyorlar.


-"Sen bizim melikemizsin, sen bizim sultanımızsın."


İkinci ağaçtan bir hhurma tanesi yanına düşer. Hurmayı
alıp yiyen Halime, ondaki lezzeti efendimizi emzirinceye kadar, damağında
duymaya devam edecektir.


Rüyayı kimseye açmaz. Belli ki bir şeyler olacak, bir
şeyler yaşanacak. Meshul sesler, yalnız O'nun gözüne görünen insanlar, tadı
uyanıkken de devam eden rüyalar!.. Bu sebeple rüyasını açıklamaz; herşeyi
seyrine bırakır.


Ertesi sabah bir Pazartesi. Yine yoldalar. İşte, Mekke,
kerpiç evleri ile yavaş yavaş ufuktan yükseliyor.


Cenab-ı peygamber sallallahü aleyhi ve sellem
efendimiz, dünyaya gelince kendilerini ilk bir hafta kadar anneleri; dört aya
yakın da Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe hatun, oğlu Meshur'la emzidi.


Ebu Leheb, dünyaya gelen inci tanesinin amcası Süveybe,
mevlid vuku bulunca, hemen efendisine koşarak "bir yeğeniniz oldu" diye müjde
veriyor. İleride amansız bir İslam düşmanı kesilecek olan Ebu Leheb, sevinçli.
Bu sevinç sırf akrabalık sebebiyle de olsa, Habibullah'ın dünyayı teşrifine
sevinmesi O'nun, cehennemde Pazartesi günleri azabının hafiflemesine yol açacak;
ve yeğeninin doğum gününde, parmaklarının rasından akan suyu emerek sükunet
bulacaktır.


Evet! Ebu Leheb keyifli. Bir yeğeni olmuş; sülelesi bir
kişi daha kazanmıştır. Bu keyifle Süveybe'yi azad etti. Süveybe, artık hür bir
kadan. Sevgili Peygamberimizin alemlere rahmet oluşundan ilk istifade eden
insanlardan biri sütannelerden Süveybe Hatun. daha önce Hazret-i Hamzay'ı
sonradan da Ebu Seleme'yi emziren şanslı kadan.


Ancak O mübarek çocuk, her Mekke'de kalamaz. Adet
gereği O'nun da gelen süt annelerden biri ile anlaşılarak yaylalara gönderilmesi
lazımdır.


Abdülmuttalib, Kureyş'in emiri olsun da torununu
bunaltıcı Mekke sıcağında büyütsün. O narin yavru, bu iklime nasıl dayanır;
kendisi nasıl tahammül ederdi?!..


Nitekim asil insanlar diyarı Beni Sa'd'dan çocuk arayan
hanımlar da gelmemişmiydi?


Muhammed aleyhisselam'ı hemen bütün hanımlara teklif
ettiler; ama babasının hayatta olmadığını anlayınca "hem babası yok, hem malı;
anne ile dede ne verebilir ki" diye düşündüklerinden iki cihan Sultanı'nı kabul
eden olmadı. Herkes, babası zengin çocuk peşinde; herkes, babadan ücret
bekliyor. Halbuki O yetimin ücretinin madde ile ifadesi mümkün değil. O'nun
mükafatını Allahü teala, ihsan edecektir.


Her Beni Sa'd'li hanım, iyi halli bir aile çocuğu
bulduktan nice sonra Halime ve kocası Mekke'ye gelebildiler.


Üstelik Damra da hasta. Hatta hayatından ümid kesmek
üzereler. Fakat Mekke'ye vardıklarından yavru gözlerini açar ve annesine
gülümser. Halime hatun, Damra'yı kocası ile kızı Şeyma'ya bırakarak şöyle hali
vakti yerinde bir ailenin çocuğunu aramaya koyulur... ama ne gezer. Arkadaşları,
ne kadar zengin çocuğu varsa alıp götürmüşler. Halime üzgün. Hatta geldiğine, bu
kadar meşakkati çektiğine pişman.


İyi de Halime, niçin duyduğu sesleri, gördüğü adamı,
gördüğü rüyayı hatırlamaz?


 


Badiye Yaylası


HAZRETİ HAK OLUNCA MEDDAHIN


NİCE MEDH EYLEYE, SENİ YAHYA


(Şeyhülislam Yahya Efendi)


Emzirecek çocuk almamış olan hanım kaldı mı?


Halime hatun, çaresizlikten tan bunalmış bir anda iken
karşıdan gelen yaşlı biri böyle sesleniyordu... Badiyeli hanım duraladı. Ümid ve
itimad veren tavrı; soylu hali ile dikkati çeken bu adam kim ki? yanındakilere
soruyor:


-Kim bu zat?


-O Kureyş'in efendisi Abdülmuttalib'dir.


Verilen bu bilgi üzerine Halime, Abdülmuttalib'e
giderek kendisini tanıtıyor ve çocuk bulamadığnı arz ediyor.


Yaşlı adam, hanımın ismini Halime ve aşiretinin Beni
Sa'd olduğunu işitince tebessüm ederek:


Sende iki haslet biraraya gelmiş kızım,diyor. İsmin
yumuşaklık, aşiretin mübarek manasını taşıyor. Zaten bu dünya ve öte dünyanın
kıymeti bu iki güzelliktedir... ey Halime! Benim yetim bir torunum var. senin
bütün arkadaşlarına söyledim, babası olmadığı için almadılar. Emeklerinin boşa
çakacağını, ellerine birşey geçmeyeceğini tahmin ediyorlar, yanıldılar tabii.


 


-Efendim müsaade ederseniz kocama gidip danışayım.


-Serbestsin. Seni asla zorlamıyorum, diyen gün görmüş
ihtiyar, Badiye'li kadına izin verdi.


Bir solukta kocasına gelerek vaziyeti anlattı.
Halime'nin yeğeni de o sıraa yanlarına gelmişti.


Haris, hanımı dinledikten sonra:


-Halime hemen git ve o çocuğu getir! Allah, bekli de o
yetim sebebiyle bize hayır ve bereket verecektir. Başkalarının almasından
endişeliyim; vakit kaybbetme.


Fakat Halime'nin kardeşioğlu zihin bulandırdı:


-Yazık oldu. Beni Sa'd'ın öbür kadınları, hizmetleri
sonunda yüzlerini güldürecek evlerden çocuklar topladı; siz ise kendinize yük
olacak babasız birini alıyorsunuz, demez mi!


Halime, bir an tereddüde düştü... gitse mi, gitmese mi?
Ses kafasında yaklaşıp uzaklaşıyor "yük olacak babasız biri..."


O böyle kararsız iken kalbine bir ilham doğdu.


-"Eğer o yavruyu kabul etmezsen ölünceye kadar iflah
olmazsın..."


Halime, düştüğü vesveseden hemen sıyırılarak niyetini
bozan genci cevaplandırdı:


-Arkadaşları birer çocukla giderken Halime'nin eli boş
dönmesi yakışır mı? Vallahi O'nu alacağım. Varsın babasız olsun; dedesi de mi
yok? O zatın büyük bir insan olduğu belli. Rüyamın müjdeler taşıdığı
inancındayım, aklımı çelme!...


Bunu der demez, doğru kendisini beklemekte olan
Abdülmuttalib'e koştu ve çocuğu götüreceğini söyledi.


-Ey Halime oğlumu emzirmeyi kabul ettin, öyle mi?


-Evet kabul ettim!


Dedenin içi sevinçle doldu. Hemen şükür secdesine
vardı, torunu ile Halime hatun'a dualar etti ve sütanneyi, özanneye götürdü.


Eve girdiklerinde yüzü ayın ondördü gibi nurlu Hazret-i
Amine'yi gören Halime'nin gözleri kamaştı.


Abdülmuttalib, Misafiri gelinine takdim ediyor. Aziz
anne, Halime'yi sıcak bir alaka ile karşılayıp, izzet ikram ettikten sonra bir
ara:


-Üç gün önce bana biri gelerek "Oğluna sütanneyi Beni
Sa'd kabilesinin Züveyb oğullarından tut" diye tenbihledi. Siz kimlerdensiniz?


Halime:


-Beni Sa'd bin Bekr Kabilesindenim. Babam Züveyb
oğullarındandır.


Bunun üzerine Hazret-i Amine, misafirinin elinden tutup
yavrusunun olduğu odaya götürür... sütanne, nebiler sultanını gördüğü ilk anı
bilahere şöyle tasvir edecektir.






--Hazırlayan: www.nfk.gen.tr--Sevgili_Peygamberim--

Sevgili Peygamberim ©

sizehimet.com.tr



Sayfa Üretimi: 0.05 Saniye