Giriş Yap veya Üye Ol
Ana Sayfa      Yönetim      FORUM      Sohbet Odası      Yazılar      Şiirler      İletişim
HABERLER
MODÜLLER

 Atatürk'ün Hayatı

 E-Devlet

 Gazeteler

 Sevgili Peygamberimiz

 Rüya Tabirleri

 Burçlar

 Tarihte Bugün

 Flaş Oyunlar

 Hosting

 Sudoku

WEBMASTER

Ben Kimim
DÖKÜMANLAR
Yeni Sayfa 2

 Kanunlar

 Yönetmelikler

 Tebligler Dergileri

   Resmi Gazete
ÇEŞİTLİ LİNKLER
 

 Çesitli Linkler

 Telefon Rehberi

 Hava Durumu

 Trafik Yol Haritası

 Emeklilik Sorgulama

Popüler şiirler
· DOLDUM YİNE TAŞIYORUM!!!
(11469 okuma)
· SİVİL SAVUNMA
(8644 okuma)
· KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI
(2214 okuma)
· ÖĞRETMENİM !
(1616 okuma)
· DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
(1458 okuma)
· ÖĞRETMENİM SENİ SEVİYORUM.
(1416 okuma)
· AĞIT
(1173 okuma)
· OKU ÇOCUĞUM
(1035 okuma)
· ATATÜRK'Ü DUYMAK
(941 okuma)
· BEKLENEN SEVGİ
(916 okuma)

Toplam 712 şiiri kayıtlı
Cilt

 

Sevgili Peygamberim

Hazreti Muhammed SallallahuTâalaAleyhivesellem

Ciltlerin Üzerindeki Sayfa Numaralarına Tıklayın

        1-2-3-4-5               1-2-3-4-5-6         1-2-3-4-5-6-7         1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                              

             Cilt-1                    Cilt-2                    Cilt-3                     Cilt-4                    Cilt-5                       

        1-2-3-4-5-6-7             1-2-3                 1-2-3-4-5            1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                                  

             Cilt-6                     Cilt-7                    Cilt-8                     Cilt-9                   Cilt-10       

                                                                             1-2-3-4-5-6-7

                                                                             

                                                                                  Cilt-11







Yeni Sayfa 5




-Tahtaların ilkine benim, sonuncusuna da habibim
Muhammed Mustafa aleyhisselamın adını yaz ki şeytan öbür isimleri silmesin.


Nuh Peygamber, emredildiği gibi yaparak çalışıp
gemisini tamamladı. Fakat dört tahta artmıştı. Bunu Cebrail aleyhisselamla
konuştu:


-Ya Cebrail, fazla gelen dört tahtayı ne yapayım?


Vahiy meleği suali Hak teala'ya sundu.


İnsanlığın ikinci babası Nuh Peygambere haber geldi.


-Ey büyü peygamber! O dört tahtaya son peygamberimin
dört halifesinin isimlerini yaz; gemi o zaman tamam olacaktır. Zira o dört
insan, İsla dininin dört sütunu gibidir. İslamiyet onlarla ayakta kalır ve onlar
sayesinde dünyanın her tarafına yayılır. Vahye uyularak denilenin yapılması ile
gemi tamamlandı ve ondan sonra yüzebildi.


Nuh Peygaber, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer,
Hazret-i Osman, Hazret-i Ali'nin isimlerini artan tahtalara yazarak bunları
gemisine çakmadıkça görünüşteki kusursuzluğa rağmen geminin yüzmesi ve
felaketten kurtulması mümkün olmamıştı.


Ya mü'minler... mü'minlerin de o dört büyük zatın
ismini kalplerine yazmadıkça dıştan ne kadar olgun ve noksansız görünürlerse
görünsünler büyük imtihanda kurtulmaları mümkün olabilir mi? Sadece iki cihan
güneşi eşsiz ve emsalsiz Peygamberimizi değil, O'nun dostlarını da sevmek
gerekiyor... Bu şart yerine gelmeden, O'nun sevdiklerinin aşkı kalbe yerleşmeden
cezadan kurtulmak ne mümkün?...


Veysel Karani kazandı, ahir yine özendi


Sekiz uçmak bezendi, aşkına Muhammed'in


İbrahim aleyhisselam, bir gün rüyasında Cenneti gördü.
Uzunluğu yer ile gök arasındaki mesafeden fazlaydı. Meleklere:


-Buralar kime mehsustur? diye sordu.


-Evlatlarından Muhammed Mustafa ve o'nun ümmeti
içindir, diye cevap verdiler.


İbrahim Peygamber, dikkatle bakınca ağaçlarda"La ilahe
illallah" budaklarında "Muhammedün Resulullah", meyvelerinde "Sübhanellah", "Velhamdülillah"
cümlelerinin yazılı olduğunu gördü...


Uyandığında rüyasını milletine nakletti.


-Ümmeti Muhammed kimdir, diye sordular. İbrahim
aleplisselam, düşünceye daldı. O anda Cebrail aleyhisselam peyda oldu ve:


-Ne düşünüyorsun ey Allah'ın dostu, dedi.


-Bir rüya gördüm... girdüklerimi ümmetime anlattım,
Muhammed ümmetini öğremek istediler. Benimse bu hususta bilgim yok. Onun için
düşünüyorum.


Cebrail aleyhisselam:


-Ben de fazla bir şey bilmiyorum, diyerek Cenab-ı Hakka
arz etti:


Yüce Allah şöyle buyurdu:


-Muhammed, benim ahir zaman Peygamberimdir. Makbul
kullarıma Peygamber olarak gönderecğim. O peygamberi bütün yaratılmışların
arasından seçtim. Kendisini ve ümmetini yerden ve gökten yüzyirmi dört bin yıl
evvel yarattım. Kıyamet günü O'nun yolundakilerin yüzü bütün insanların yüzünden
daha ak, aydınlık ve abdest suyu değen vücut parçaları pırıl pırıl olacaktır.


Feriştehler geldiler, saf saf olup durdular


Beş vakit namaz kıldılar, aşkına Muhammed'in


Tevrat, Musa aleyhisselama inince büyük Peygamber çok
sevindi ve şükrünü dile getirdi. Cenab-ı Hak:


-İnsanların kalbine baktım. En mütevazi olarak seni
gördüm. Bu sebeple seni Peygamber yaptım ve benimle konuşma devletine erdirdim,
dedi ve ilave etti:


-Ölünceye kadar tevhid üzere ol. Sevgili Muhammed
Mustafa'nın Resulüm olduğunu tasdik et ve kalbine O'nun muhabbetini yerleştir!


-Ya Rabbi, Muhammed kimdir; O'nu tanımıyorum?


-O öyle bir kimsedir ki yerleri ve gökleri yaratmadan
binlerce sene evvel güzel ismini arşın üzerine yazdım. Ya Musa, sana çok yakın
olmamı ister misin? Öyle bir yakınlık ki bedenine ruhdan ve gözünün siyahına
beyazından daha yıkn olayım!..


-Allahım bundan gayrı ne arzum olabilir?...


-Öyleyse Habibime çok selavat oku.


Hak teala devam etti:


-Ölen bir kimse Muhammed aleyhisselamı inkar etmişse, o
bedbahtı sürüterek cehenneme attırırım. Beni görmesini nasip etmem ve hiç bir
melek ve peygamberin şefaat etmesine de için vermem!...


Bunu yolundakilere bildir.


-Ya Rabbi O'nun hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak
isterim.


-Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı; yeri-göğü,
cenneti-cehennemi ayı, güneşi, geceyi-gündüzü, melekleri, Peygamberleri ve hiç
bir şeyi yaratmazdım. O'nun Peygamberliğini kabul etmezsen İbrahim halilulllah
bile olsan sana eziyet ederim!...


-Onun Peygamberliğini ve yüksekliğini kabul ettim Ya
Rabbi!...


Havada uçan kuşlar, yeşerüp dağ ü taşlar,


Yemiş verir ağaçlar, aşkına Muhammed'in


Davut aleyhisselam, bir gün Zebur okurken kitaptan bir
nur yükseldiğini; bu nurun odayı doldurduğunu ve kalbinin rahatladığını gördü...
Ve bu hal, her Zebur okuyuşunda tekrar etti. Nurun mahiyetinni Allahü tealaya
sordu:


-Ya Rabbi bu nur neyin nesidir?


-O, habibim Muhammed Mustafa'nın nurudur. Cümle alemi
onun hatırına yarattım.


Bu tüyler ürperten ilahi cevap üzerine Davut Peygamber,
yüksek sesle "Lailahe illallah Muhammedün Resulullah" dedi. Bütün yırtıcı
hayvanlar, kuşlar, böcekler ve yılanlar, çevresine toplandılar ve:


-Öyledir ya Davut! diyerek onu doğruladılar.


Bu olaydan sonra Davut Peygamber, Zubur okumaya
başlarken kelime-i tevhid söyle oldu.


İmansızlar geldiler, andan iman aldılar


Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed'in


O'nu övmeye kalkan erir ve tükenir.


O'nu hiç bir lisan medhetmeye kafi gelmez. O' kelimeler
üstü ve kelimeler ötesi ve gönüller dolusu sevgiye layıktır.


Yunus kim ede medhi, över Kur'an ayeti


Ah! vergil salevatı, aşkına Muhammed'in


Biz de... kendim, eşim, dostum, tanışım, arkadaşım,
binler, onbinler, milyonlar, milyarlar, O'nu o en sevgili ve en üstün'ün
Peygambeliğini kabul ettik ya Rabbi...


Bundan üstün devlet bilmiyoruz ya Rabbi!..


 


MEKTUP


Ya Habiballah bize imdad kıl,


Son nefes didarun ile şad kıl.


(Süleyman Çelebi)


Vakit, ahir zaman Peygamberinden bin yıl önce.


Humeyr ibni Redi, hemen bütün ortadoğu'ya hükmeden bir
hükümdar.


Kalabalık sayıda vezir ve yardımcıları ile kudretli bir
ordusu var. Yolu batıl; ateşe tapıyor. Buna rağmen kendilerine pek kıymet
verdiği, işlerini danıştığı dört bin kişi var ki hepsi has müslüman ve alim.


Humeyr, bir gün maiyeti ile birlikte tantanalı bir
halde Mekke'ye geldi... Fakat O'nun gelişi Mekkelileri alakadar etmedi. Herkes
işinde ve her şey akışında.


Bu aldırışsız soğuk karşılama hükümdarın fena şekilde
canını sıktı. Vezirlerini huzura çağırdı ve halktaki bu kendinden eminliğin
sebebini sordu.


Vezirler:


-Buranın insanları araptır; asil kimselerdir efendimiz.
Kabenin korunması onlara verilmiştir. Bundan dolayı değerleri yükselmiştir.
Beytullah'ın bakıcısı olmanın verdiği şerefle soğuk duruyorlar olabilir.


-Demek öyle!!!


Humeyr'in kafasında soysuz bir plan doğdu;


Kabe'yi yıkacak, halkı öldürecek ve şehri askerine
yağmalatacaktı...


Ancak bu fikirle beraber ve aynı hızla kafasına bir şey
daha gitmişti: Müthiş bir ağrı... ağrının şiddetinden burnunudan ve gözlerinden
kimsenin yanınna yaklaşamadığı pis kokulu bir su akmaya başladı.


Günler ilerliyor; baş ağrısı, her an şiddetini
arttırıyordu. Bütün sağlık arayışları savallı kalınca; O, ülkeler hakimi Humeyr,
yaşamaktan yana iyiden iyiye karamsarlığa düştü. Ama yine de şifa aramaktan geri
durmuyordu. Hastalığına bir çare bulması için mbaş vezirine emir verdi; O da
hekimlere.


Hekimler, o güne kadar görülüp, işitilmemiş bu
hastalığı iyileştirmek için günlerce uğraştılar. Fakat bütün gayretler
nafileydi. Emekler boşa gitmiş; çare bulunamamıştı. Bunun üzerine bir de ilim
adamlarına danışıldı. Alimler, bu amansız dert için düşünmeye mbaşladılar: "Bu
hastalık neden olmuştu ve niçin çare bulunamıyordu?" Bir alim, uzun uzun
düşündükten sonra sebebi bulduğunu anladı. Baş vezire giderek:


-Hükümdar şayet sırrını bana açar ve sorularını
cevaplandırırsa derdinin dermanını söylerim, dedi. Başvezir çok memnun kaldı.
Birlikte Humeyr'e geldiler. Vaziyet kendisine anlatıldı. Alimin, sorularını hiç
bir gizli-saklı taraf bırakmadan açıklaması bilhassa hatırlatıldı.


Hükümdar, zorlukla konuşuyor ve yanındakiler dehşetli
pis kokudan büyük sakıntı çekiyorlardı.


Dötbin kişiden biri olan alim sordu:


-Bu sıralarda Kabe-i Şerif için aklından kötü bir şey
geçki mi?


Hasta, derin ve uzun inleyip karşısındakileri boş ve
manasız gözlerle süzdükten sonra dudakları kıpırdadı.


-Evet! O'nu yıkmak istedim.


Cümlenin başı ve sonu arasında kurşundan dakikalar
geçmişti...


-Niçin yıkmak istemiştin ki? Ne mekkelilerin, ne de
Kabenin bize bir zararı olmadı!


-Evet olmadı ama; Mekke halkı bana hürmet etmedi. Hatta
hürmetin kırıntısına bile rastlamadım. Halbuki her gittiğim yerde insanlardan
büyük saygı görürdüm...


-Burada göremeyince...


Pis kokulu sulardan yatak, yorgan ıslanmış her taraf
batmıştı. Hizmetçiler boş yere koşuşturuyordu.


-Mekkelilerden hürmet göremeyince üzerine titredikleri
Kabeyi yıkmak, halkı öldürmek, mallarını askerlerine yağmalatmak istedim.


-Ve başına gelenler de bu niyetinle beraber geldi!


-Evet; niyetimle beraber başıma korkunç bir ağrı girdi
ve dünyamı zindan eden bu hastalığa yakalandım...


Bu cümleden sonda odayı bir sessizlik kapladı... sanki
alimle hasta arasında upuzun ve kavuşulmaz çöller vardı.


Humeyr meraklı ve uzaktan alimin yüzüne bakıyordu.
Hastalığı ile bu konuşulanlar arasında ne münasebet olabilirdi ki?...


-Hükümdarım tutulduğun hastalığın sebebi işte bu
fikrindedir. Zira yıkmak istediğn o Kabe'nin sahibi olan yüce Allah, gizli
niyetleri de bilir. O'nun yanında gizli aşikar farkı yoktur.


Susmuş ve dinlemeğe durmuş çöl yeniden hışırdamağa,
rüzgar tok seslerle boşluğu yara yara koşmaya başlamıştı.


-Bilmez; hiç bilmezdim!


-Şifa bulman bu bozuk niyetinden vazgeçmene bağlıdır.
Eğer Kabe için taşığın kötü düşünceden cayarak güzel niyetler beslersen
iyileşirsin.


Humeyr, derhal tövbe etti... alim, mbunun üzerine
Kabe-i Şerifi, yapanı yapılış sebebini uzun uzun anlattı.


Başvezir ve alim oradan kalkmadan hükümdar tekrar eski
sağlığına kavuştu.


Ve üstelik İbrahim aleyhisselamın dinini kabul ederek
müslüman oldu. Beytullah'a karşı hürmet ve muhabbet duyguları ile bağlandı. Edep
ve usülünü öğrenerek Kabeyi ziyaret etti. Eski kibir ve gururunu terkedip alçak
gönüllü bir insan oldu.


Bir kaç gün son da bir sultan sofrası hazılattırarak
büyük-küçük, zengin-yoksul bütün Mekkelileri yedirip içirdi.


Bu ziyafeti verdiği gece rüyasında bir ses işitti:


-Mekke ahalisine itibar gösterdiği gibi Beytullah'a da
hürmet et; O'nu örtülere bürü!


Serin bir çöl gecesinde görülen bu rüyanın sabahında
Humeyr, Kabe'ye hasırdan bir örtü yaptırarak ölttü. Sevincine diyecek yoktu.
Fakat gece rüyasında:


-Hasır O'na layık değildir. Daha güzel örtü
yaptırmalısın! diye bir nida duydu.


Bu sefer kumaştan mbir kılıf diktirerek Kabe-i Şerife
giydirdi. Ama rüyasındaki ses, bu kumaşın da uygun olmadığı ve diğiştirilmesini
istedi. Bunun üzerine devrin en pahalı kumaşlarından bir örtü dirtirerek altın
ve gümüşlerle süsletip Kabe'ye örttürdü.


Ayrıca, Kabe-i Şerifin içinde bulunan putları dışarı
attırarak kilitli bir kapı yaptırdı; insanların kirli halde Allah'ın evine
yaklaşmalarını yasak etti.


Humeyr, bu güzel hizmetlerinden sonra Kabe'nin
anahtarını Mekkelilere teslim ederek aydınlık Medineye doğru yola koyuldu.
Medine o devirde çıplar; ne bir bitki var görünürde ne mbir ağaç. Kum, taş, tepe
ve eriten güneş sıcaklığı. Ufuklar sır vermiyor. Acaba gölgelenecek bir yer yok
mu?


Humeyr, dörtbin kişilik danışmanlarından dört yüzünü
alarak bütün Medine'yi makışı gören yüksek bir tepeye tırmandılar. Gözler,
ordunun konaklıyacağı uygun bir yer arıyor... Ama uyanık kalbli o dörtyüz seçme
insan, başka bir şeyi farkettiler. Elleri ile gözlerini güneşin göz kamaştıran
parlaklığından koruyarak çevreyi incelerken sanki sessizliğin en derin
noktasından kulaklarına bir şeyler fısıldanıyordu. Toprak bir çift söz söylüyor
gibiydi... O, Mekke'den işte bu Medine şehrine, buradan sonsuzluğa geçecektir.
Şüphe yok ki eski ilim sahiplerinin kitaplarında sözünü ettikleri yer
burasıdır...


Aralarında şu kara vardılar: "Şartlar çetin ve ağır;
ama olsun; kavuşulacak şeref de o kadar yüksek ve mübarek. Biz burada yerlerek
son Peygamberi bekleyelim. Olur ki O'nu görmek bahtına ereriz." kararlarını
hürümdara açtılar.


-Önceki alimlerden okuduğumuz bilgilere göre bu yer, en
son ve en yüce Peygamberin gelip yerleşeceği bir kutlu mekandır. Şerefli namı
Muhammed sallallahü aleyhise ve sellem, güzel dini ebedidir. O'nun ordusuna
alemlerin Rabbi yardım eder. O tac ve burak, o, Kur'an,ı kerim, o liva-i hamd ve
minber ve O, La ilahe illallah sözünün sahibidir. Buraya hicret edecek ve
buradan ölümsüz aleme geçecektir. Biz bu büyükler büyüğünün gelmesini beklek
isteriz. Belki nur yüzünü görmek mümkün olur. Bu sebeple hükümdarımızdan izin
dileriz...


Hükümdar, anlatılanları heyecanla dinledi; büyük
memnuniyet duydu ve:


-Ben de sizle kalacağım, dedi.


Ancak bu karara asker ve tab'ası mani oldular.


Bir ismi de Tebi olan Humeyr, bunun üzerine Medine'de
bu dörtyüz kişi için evler yaptırdı. Onları evlendirdi. İhtiyaçlarını karşıladı
ve içli bir bağlılık mektubu yazarak kendilerine teslim etti.


-"Humeyr İbni Redi'den en büyük Resul ve son Peygaber
Abdülmuttalib oğlu, Abdullah oğlu Muhammed aleyhisselam'a sunulan mektup:


"...ben, senin nübüvvetine, bildirdiğin Allah'a
getireceğin Kur'an'a iman ettim. Dinin, yolun ve İbrahim Peygamber milleti
üzereyim. İslamiyet namına tebliğ ettiklerinin hepsi şimdiden can baş üzre
kabulümdür. Olurki o saadetli zamanına kavuşmazsam beni unutmamanı ve
şefaatinden mahrum ve mahsun bırakmamanı diliyorum."


Humeyr, mektubu mühürlü olarak alimlerden Şamul'a
verdi: iyi saklaması için ricada bulundu ve vasiyetini yaptı:


-O mübarek Peygamber'i görme devletine erersen
mektubumu kendilerine ver; şayet bu bahtiyarlığa eremezsen çocuklarına teslim et
ve dikkatle sakllamalarını güzelce tenbih eyle; onlar da kendilerinden
sonrrakilere aynı vasiyeti yapsınlar ve böylece emanetimi babadan oğula aktara
aktara Peygamberlerin efendisinin yüksek huzurlarına takdim etsinler!..


Tebi, bu vasiyetinden sonra hazır olanlarla vedalaşarak
Medine'den ayrılıp gitti ve bir zaman sonra da vefat etti.


Eshab-ı kiram; Allah'ın sevgilisine arkadaş, dost ve
yardımcı olan o soylu insanların bu dört bin alimin nesebinden geldiği
anlatılır.


Mektup, elden ele geçe geçe Şamul'un yirmi birinci
torunu olan Eba Eyyub El Ensari'ye varacaktır. Bu sıralarda sevgili
Peygamberimiz de Mekke'den Medine'ye hicret için yola çıkmışlardı. Medineliler o
bayram havasında emaneti, bir an önce sahibine ulaştırması için herkesin çok
sevdiği Ebi Leyli'ye verdiler...


Ebi Leyli yollara düştü, bir konak yerinde Beni Selim
kabilesinin misafiri oldu. Resulullah da o an oradaydı; ama Leyli, tanıyamadı.
Peygamberimiz O'nu görür görmez:


-Ebi Leyli sen değil misin? buyurdular.


-Evet, benim; deyince


-Tebi'nin mektubu nerede? diye sordular.


Leyli şaşırmıştı:


-Siz kimsiniz; diyebildi ancak. Mutlaka ulu biri
olmalısınız. Yüzünüzde büyüklük işareti, sözünüzde huzur veren bir tatlılık var.


Eşi olmayan insanda rahatlatan bir tarifsiz tebessüm:


-Ben, Allah'ın Resulü Muhammed'im; mektubu getir. Ebi
Leyli istenileni cebinden çakararak tazimle uzattı...


Yüce Peygamber, mektubu yanındakilere okutttular ve:


-Merhaba Salih kardeşim, merhaba salih kardeşim,
merhaba sahil kardeşim!.. diye zamanlar ötesine seslenerek Humeyr ibni Redi'yi
selamladılar.


IRMAK


N'ola tacım gibi başımda götürsem daim,


Kadem-i pakini ol Hazret-i Şah-ı Rüsulün


(1.Sultan Ahmed Han)


Ortalık toz duman.


Kopan fırtına; öylesine şiddetli ki, dalları ile yere
kapanıp kapanıp doğrulan ağaçları bile köklerinden söküp havaya savuracak gibi.
Göz, bir karış ötesini seçmiyor.


Bir ara amansız fırtına uslanır gibi olunca göğe doğru
dönerek yükselen hortum, sakin sakin tüten bir duman haline geliyor. Derken
duman, bulutlara doğru süzülerek gözden kayboluyor ve bu defa bir ateş yığını
fark ediliyor.


Ve ab-ı hayat gibi pırı. pırı. bir ırmak.


Bir ses duyuluyor:


-Kim bu sudan adalet, ölçü ve güzellikle içerse kanar;
kim hırsla kullanırsa bela bulur!...


Bu rüya, Mürsed ibni Külal'i gecenin bir yarısında
korku ile uykudan kaldırmıştı.


Şanı dört bir yanı tutmuş olan bu padişah, uyandığında
alanının boncuk boncuk ter, saçlarının suya girmiş kadar ıslak olduğunu gördü...
bir rüya hali yaşamıştı ama neler görmüştü; rüyada ne vardı, hatırlamıyordu...


O, sabah, o gün ve daha kaç gün düşündüyse de rüyayı
bir türlü hatılayamadı.


Hatırlayamadıkça da huzursuluğu arttı. Öyle ki bu
yüzden devlet işleri bile aksar oldu.


Aralarında oğlu ve kardeşi de bulunan kahinler dahi ona
yardım edememiş; rüyanın ne olduğunu bilememişlerdi.


Rüya, padişaha dert olmuştu. Başına bir şey
geleceğinden korkuyordu. Bu halden azıcık kurtulmak, can sıkıntısını atmak için
birgün ormana ava çıktı.


Sık ağaçlar arasında zamanın nasıl geçtiği belli
olmuyordu.


Herkesin kendini av heyecanına kaptırdığı bir anda
mürsed ibni Külal, gördüğü ceylanı avlama telaşı ile yolunu kaybederek
askerlerinden uzaklara düştü.


...Saatler geçmiş, ne ceylanı vurabilmiş ne de yolu
bulmuştu; açlık ve bitkinliği son haddinden idi.


Bu vaziyette iken yorgun gözleri, ileride dağın
eteğinde bir ev olduğunu farketti.


Bütün kuvvetini toplayarak dağa doğru gitti; eve
yaklaştığında kapıdan ihtiyar bir kadın çıkarak O'nu hürmetle karşılayıp davet
etti.


Mürsed, teşekkür ederek eve girdi.


Yaşlı kadının gösterdiği sedire oturması ile uyuyup
kalması bir oldu...


Gözlerini açtığında baş ucunda bekleyen yirmi
yaşlarında bir kız gördü. Kız mürsed'e:


-Padişahım hoş geldiniz. Evimiz sizinle şereflendi.
Geçmiş olsun; Allah sizi her türlü dertten korusun.


Teşekkür ederim.


-Zatı devletleri yemek emrederler mi?


Misafir, bir an için "acaba bir oyuna mı geliyorum"
diye düşündü. Kız karşısındakinin tereddüdünü anladı ve:


-Padişahım, yüksek hatırınız hoşça tutunuz. Canımız
uğruna feda olsun. Kılınıza zarar gelmesini istemeyiz, deyince Mürsed rahatladı.


Küçük ve sade dağ evi huzur ve emniyet dolu idi. Ev
sahibesi iyi, olgun ve ölçülüydü...


Açık kapıdan süzülen rüzgar, baygın bir kır çiçeği
kokusunu odaya taşıyordu.


Padişah sordu:


-Beni kabul eden yaşlı kadın anneniz mi?


-Evet, annemdir,


-İsminiz ne?


-Ufeyra!


-Benimkini de biliyor musunuz?


-Tabii padişahım. İsminiz Mürsed ibni Külal. Yalnızca
isminizi değil gördünüz ve derdine düştüğünüz rüyayı da biliyorum.


Padişah, heyecandan az kalsın ayağa fırlayacaktı. Zor
hakim oldu kendine.


-Çabuk anlat, hemen!


Kız sükunetini bozmadan saymaya başladı... fırtına,
duman, ateş ırmaktan güzellik ve çirkinlikle içenler.


... Ufeyra söyledikçe Mürsed, tek kam hatırladı. Kuş
kadar hafifledi. Sanki kaybettiği çok değerli bir şeyi yeniden bulmuştu:


-Senin herhangi bir insan olmadığın belli. Öyle olsaydı
zaten bu ıssız dağlarda ne aradın. Ayrı ve üstün bir tarafın olmalı. O yüzden
rüyamı yorumlamanı da istiyorum. Bunu yapabilir misin?


-Ondan kolay ne var padişahım?


Bunu dedikten sonra, karşıdaki divanın kenarına
oturarak anlatmaya başladı. Bal renkli bir ikindi güneşi, küçük pencerenin
camlarından girerek odayı bakıra çalan mbir renge boyuyordu.


-"Fırtına ve hortom padişahlara işarettir. Duman;
padişahı çekemeyenleri ima deyor. Ateş; münafıklık demek. 'Irmak' yeni bir dinin
geleceğine müjde; 'ses' o dini tebliğ edecek Peygambere alamet, sudan güzel
güzel içenler Peygambere tabi olacakların sembolü, suyu hırsla kullananlar ise
O'na isyan edecekler manasındadır.


Mürsed, duyduklarından derin hayrete düşmüştü: Renkten
renge girip çıktı. Hiç işitmediği şeyler dinliyordu.


-O Peygamber nasıl biridir?


-Şu yerleri, şu gökleri yaratan Allah için söylüyorum
ki O' hak Peygamberidir.


-Peki, geleceğini söylediğin Peygamber, insanlara neler
bildirir?


Konuşmaya dışarıdan ötüşen kuşların sesi karışırken
Ufeyra, hürmet uyandıran ağır başlılığı ile cevaplandırdı:


-O, alehisselatü vesselam, insanları puta, taşa,
toprağa tapmaktan vaz geçerek herşeyi yoktan vareden ezeli ve ebedi Allah'a kul
olmaya, namaz kılmaya, oruç tutmaya, zekat vermeye, hacca gitmeye, güzel huy
edinmeye ve günah işlememeye çağırır.


Hangi millete mensuptur?


-Araptır ama kendi milleti de O'nunla savaşacaktır.


-Nasıl olur; kendi öz milleti onunla mücadele edecekse,
dostu kim olacak?


-O, Allah'ın en mekbul kulu ve en üstün Resulü olan
Muhammed aleyhisselamdır... birinci dostu Cenb-ı Hak, ikincisi de O'na eksilmez
imanlarla bağlı ve gözünü kırpmadan canlarını yoluna feda edecek arkadaşlarıdır.


Gün, ufkun gerisine çekilirken orman ve vadiler derin
ve koyu gölgeleri örtünmeye hazırlanıyordu.


Mürsed, şimdi sevinçler içindeydi; hayırlı biri
olmalıydı ki rüyada O'na bir hak din ve Peygamberin geleceği haber verilmişti.


Vakit geç olmak üzereydi, yolun tarifini alarak
teşekkür edip atına bindi; cins at, öne doğru fırlamak için sabırsızlanırken
Mürsed ibni Külal:


-Anne selam söyle; o davet etmeseydi bu güzel müjdeyi
alamazdım!


-Güle güle padişahım; yolun açık olsun!


Rüzgar gibi uçan atlı, az sonra alaca renkli karşı
tepelerden kaybolup görünmez oldu.


HABER


Kimim var hazretinden gayrı, halim eyleyem i'lam,


Cenabındadır ihsan ve mürüvvet, ya Resulallah!


(II. Sultan Mahmud Han)


Bismillah!...


Seyf bin Zülyezen babasının elinden zorla alınan Yemen
tahtına oturup O'nun ruhunu şad ederken mülkün asıl sahibi Yüce Allah'ı andı ve
nasip ettiği galibiyetten dolayı hamd etti.


Dışarıdan perde perde yumuşayarak gelen zafer nağmeleri
işitiliyordu.


Başşehir San'a'nın meydan ve sokaklarında insan cesedi,
at ve fil ölüleri görülüyordu.


Günlerce süren iç harpte asilere ağır kayıplar
verdirilmiş ve devlet, zalimlerden kurtarılarak meşru hükümdar Seyfi'in idasine
girmişti.


Sokak ve meydanları dolduran buruk manzara işte bu
mücadeleden kalmıştı.


Buna rağmen şimdi zulüm ve sıkıntı dolu günlerin
çehrelerde derinleştirdiği asabi çizgiler, yavaş yavaş yeniden gülmeyi
hatırlıyordu...


Çünkü kan kusturan Ebrehe'den sonra kötülük örneği
oğulları da yok olmuştu...


Yemen'de her şey normale dönüp devlet teşkilatı
işlemeye başlayınca komşu topraklardan temsilciler gelerek Sultan'a tebrik ve
itimadlarını sundular.


Misafirler arasında başta reisleri Abdülmuttalib olmak
üzere Kureyş büyükleri de vardı. Ziyaretçiler, Seyf'e değerli hediyeler
verdiler.






--Hazırlayan: www.nfk.gen.tr--Sevgili_Peygamberim--

Sevgili Peygamberim ©

sizehimet.com.tr



Sayfa Üretimi: 0.15 Saniye