Giriş Yap veya Üye Ol
Ana Sayfa      Yönetim      FORUM      Sohbet Odası      Yazılar      Şiirler      İletişim
HABERLER
MODÜLLER

 Atatürk'ün Hayatı

 E-Devlet

 Gazeteler

 Sevgili Peygamberimiz

 Rüya Tabirleri

 Burçlar

 Tarihte Bugün

 Flaş Oyunlar

 Hosting

 Sudoku

WEBMASTER

Ben Kimim
DÖKÜMANLAR
Yeni Sayfa 2

 Kanunlar

 Yönetmelikler

 Tebligler Dergileri

   Resmi Gazete
ÇEŞİTLİ LİNKLER
 

 Çesitli Linkler

 Telefon Rehberi

 Hava Durumu

 Trafik Yol Haritası

 Emeklilik Sorgulama

Popüler şiirler
· DOLDUM YİNE TAŞIYORUM!!!
(11521 okuma)
· SİVİL SAVUNMA
(8695 okuma)
· KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI
(2276 okuma)
· ÖĞRETMENİM !
(1670 okuma)
· DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
(1505 okuma)
· ÖĞRETMENİM SENİ SEVİYORUM.
(1464 okuma)
· AĞIT
(1222 okuma)
· OKU ÇOCUĞUM
(1083 okuma)
· ATATÜRK'Ü DUYMAK
(987 okuma)
· BEKLENEN SEVGİ
(957 okuma)

Toplam 712 şiiri kayıtlı
Cilt

 

Sevgili Peygamberim

Hazreti Muhammed SallallahuTâalaAleyhivesellem

Ciltlerin Üzerindeki Sayfa Numaralarına Tıklayın

        1-2-3-4-5               1-2-3-4-5-6         1-2-3-4-5-6-7         1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                              

             Cilt-1                    Cilt-2                    Cilt-3                     Cilt-4                    Cilt-5                       

        1-2-3-4-5-6-7             1-2-3                 1-2-3-4-5            1-2-3-4-5-6-7        1-2-3-4-5-6-7

                                                  

             Cilt-6                     Cilt-7                    Cilt-8                     Cilt-9                   Cilt-10       

                                                                             1-2-3-4-5-6-7

                                                                             

                                                                                  Cilt-11







KURBANLIK




KURBANLIK


Rahmetim gazabımı geçmiştir.


Hadis-i Kudsi


Zemzem kuyusu çetin ve uzun mücadelelerden sonra tekrar
Kabe'ye ve ziyaretçilere kazandırılmış; ceddi İsmail Peygamberin, hatırasını yok
olmaktan kurtarıp şenlendirdiği için Abdülmuttlib'in şan ve şöhreti dört bir
tarafı tutmuştu ama... bir şey unutulmuştu... bir vaad... bir söz!...


Taşlanmış toprağı kazma kürekle yenip suya varmak için
uğraşmaktan mecalinin tükendiği bir anda Abdülmuttalib, ellerini açıp yüce
Allah'a yalvarmıştı:


-Ya Rabbi! Bana on erkek çocuğu daha verir de onlarla
birlikte kyuyu kazabilirsem oğlumun birini sana kurban edeceğim...


İsmail aleyhisselama tabi bir mü'min olan
Abdülmuttalib'in duası kabul olmuş; lakin aradan geçen uzun seneler sebebiyle
söz unutulmuştu...


Fakat!...


Duyan, gören, bilen ve unutmak gibi her çeşit kusur ve
eksiklikten uzak olan Allahü teala, kulunun vaadini unutmamıştı.


.....


Abdülmuttalib, bir gece rüyasında bir adam gördü. Adam,
emreden bir eda ile:


-Ey Abdülmuttalib, kurban sözüne sadakat göster! dedi.


Abdülmuttalib endişe ile uyanır uyanmaz hemen bir koç
kurban etti; sonra yattı. Gözlerini yumar yummaz rüyada yine bir takım insanlar,
emri tekrar ediyorlar:


-Koç'tan daha büyük kurban kesmelisin!


Hemen kalkıp bir sığır kesti ve uyudu; ancak rahat
bırakılmıyor:


-Daha büyük bir şey kurban eyle!


Bu sefer bir deve kurban etti. Yine yattı. Rüyada bir
nida:


-Ey Abdülmuttalib, daha büyük kurban kesmelisin!
Abdülmuttalib, hala sözünü hatırlayamamış, "büyük kurban"dan neyin murat
edildiğini bir türlü anlayamamıştı. Sordu:


-Daha büyük olan ne ola ki?


-On oğlun oldu. Zemzem kuyusunu bulmakla maksadın
gerçekleşti. Şimdi oğullarından birini kurban et. Böyle söz vermiştin; vaadini
yerine getir!...


Abdülmuttalib, yataktan fılarcasına kalktı. İstırabı o
kadar büyük, o kadar derin, kendisi o kadar şaşkındı ki, ne yapacağını, ne
edeceğini bilemiyordu. Evet; vaadini hatırlamıştı... şimdi başı iki elinin
arasında düşünüyordu. Söz... Allah'a söz verilmiş; Yüce Allah, O'na evlatlar
ihsan etmişti. Tıpkı İbrahim Peygamber gibi O'nun da nezrine uyması isteniyor,
rüyada sürekli olarak ikaz ediliyordu.


Ahde vefa gösterilmeli; söz muhakka yerini mulmalıydı.
Ya can parçası, göz nuru evlad?


Başka ihtimal yoktu. Her şeyi yoktan varedene oğlunun
birini iade edecekti... bağrına taş bastı ve yavrularını uyandırdı. Meseleyi
yavaş yavaş, alıştıra alıştıra onlara söylüyordu. Delikanlılar:


-Baba, dediler, ister birimizi istersen hepimizi kurban
et; biz emrinizdeyiz. Sen üzülme yeter!


Gençler, böylece detli babaya teselli ve destek
oldular; O'na cesaret verdiler.


Mustarip baba, bu tarifsiz fedakarlık karşısında
gözyaşlarını gizleyerek, oğullarına, her birinin ismini bir ok üzerine yazıp
getirmelerini söyledi...


Az sonra yazılı oklar gelmişti. Abdülmuttalib ve
oğulları adete göre kur'a çektirmek için okları gece gündüz Kabe'yi bekleyen
Kabe muhafızına götürdüler.


Yapılan çekilişte kurbanlık isim belli oldu:
Abdullah!... Abdullah! Yani, Abdülmuttalibin en çok sevdiği, bütün o çevrenin
gözünün üstünde olduğu oğul. Alnında ahir zaman Peygamberine ait nurun Ülker
yıldızı gibi parladığı oğul!... Allah, öyle takdir etmiş; kur'a bu yüksek
yaradılışlı evlada isabet etmişti. Girilen yoldan dönüş olamazdı; Abdullah
kurban edilecekti!...


Abdullah, Abdülmuttalibe, Abdülmuttalib, ilahi emre;
her ikisi insana kendinden daha yakın, öz anne babasından daha merhametli
yüceler yücesi Allah'a teslim olmuştu. Sır da burada olmalıydı... Zor bir anında
Rabbine iltica etmiş, O'ndan yardım instemiş karşılığında bir söz vermişti.
Abdülmuttalib, şimdi ölçüyü aşan vaadinden dolayı imtihana çağırılyor ve böylece
insanların ölçü içinde kalmaları hangi şartlarda olursa olsun haddini aşmamaları
ihtar ediliyordu... Ya Abdullah?


İnsan, cin, melek, ve bütün mahlukların... yaşamış,
yaşayacak ve yaşayan her canlının en üstününe baba olacak bir insanın hem de
genç yaşta imtihanların en zoru ile; canını feda etme kahramanlığı ile tecrübe
edilmesi... O'nun mevkii buydu ve teslimiyeti ile bu kahramanlığı isbat
ediyordu. İşte babası Abdülmuttalib, bir elinde parıl parıl parlayan keskin bir
bıçak, bir elinde oğlunun bileği, iki yanda Abdullah'ın anne ve kardeşlerri
kurban kesme yerine gidiyorlar.


Kureyş kabilesi "Abdullah'ı babası kurban ediyor"
haberi ile çalkalanıyor. Herkes iliklerine kadar donmuş ve şaşkın. Şaşkınlığı
ilk yenip kurban yerine yetişen Abdullah'ın annesinin akrabaları olan Beni
Mahzum oğulları. Ve onları takiben Kureyş büyükleri. Abdülmuttalib'e muhalefet
büyüyor:


Eğer böyle bir kurban kesilirse, çok kötü bir geleneğe
yol açılır. Herkes olur olmaz yere çocuğunun boğazına bıçağı dayar. İffeti ve
güzelliğinden başka konuşması bile kardeş ve akranlarından daha üstün olan bu
çocuğa yazık olur, şeklinde izahlarla Abdülmuttalibi iknaya çalışıyorlardı...


Uzun tartışmalardan sonra meseleyi Hicaz'da oturan
meşhur Kahin Şüca'ya götürmeye ve O'nun diyeceğine uymaya karar verdiler.


Bunun üzerine Abdülmuttalib ve şahıha katılan birkaç
kişi Hicaz'a giderek tanınmış Kahini buldular. Kahin:


-Sizde bir insanın diyeti kaç devedir? diye sordu.


-On devedir, dediler.


-Öyleyse Abdullah'ın bedeli olarak deve kurban
edeceksiniz... Bunun için de Abdullah'ı bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyarak
kur'a çekin. Kur'a develere çıkarsa bunları kesersiniz. Abdullah'a çıkarsa,
develere on tane daha ilave ederek kur'a çekmeyi yenileyin. Yine Abdullah'a
çıkarsa bir on deve daha ilave edin. Böylece kur'a develere isabet edene kadar
onlu ilaveler yaparsanız, dedi ve gelenleri memleketlerine geri yolladı.


Onlar gele dursunlar. Mekkelilerde heyecan son
noktasında. Nihayet beklenen yolcuların ufukta belrdiğini gözetleyiciler haber
verdi...


Kahinin buluşu Mekke'nin putperest, hıristiyan, yahudi,
İbrahim ve İsmail Peygamber dinine mensup bütün kabile ve mensuplarını sevince
boğdu...


Meraklıların önünde ve bir tarafta gözlerin bakmaya
kıyamadığı Abdullah, bir tarafta dünyaya metelik vermez tavırlar ile sakin sakin
geviş getiren develer olduğu halde Kur'a çekmeye başlandı. Ne var ki, her
defasında kur'a Abdullah'ı gösteriyor ve on deve ilavesi ile çekim
tekrarlanıyordu... ta onuncu defa kur'a çekilene kadar. Onuncu çekilişde kur'a,
sayıları yüze varan develere isabet etti...


Herkeste sevinç, taşkınlık... Fakat, Abdülmuttalip ağır
başlı ve temkinli; kur'ayı bir kere daha yeniledi; evet bunda da kur'a develere
çıktı. Gönlü rahatladı, sırtından koca dağlar kalktı Rabbine şükretti.


Hemen oracıkta yüz deve bir biri ardısıra kurban
edildi. İnsanlar, hayvanlar, kuşlar günlerce bu etlerle geçindiler.


Böylece Abdülmuttalib ve Abdullah yeryüzündeki büyük
değişikliğe az bir vakit kala imtihandan yüz akı ile çıktılar.


Bundan sonra Abdullah "zebih" yani "kurbanlık" lakabı
ile çağrıldı. Nitekim İsmail aleyhisselam da benzeri bir hadiseyi yaşadığından
O'na da "Zebih" denmişti. Bunun için azizler azizi sevgili Peygamberimize "İbnü'z-Zebihayn",
"iki kurbanlığın oğlu" denilmiştir.


 


BABA


Ve maerselnake illa rahmeten li'l-alemin


Biz seni alemlere için ancak rahmet olarak gönderdik.


(Enbiya suresi 107 ayet'den)


Büyük baba Abdülmuttalib'ten büyük anne Fatıma'ya geçen
emanet O'ndan da Abdullah'ın alnına gidecek; bir zaman da orada parlayacaktı...


İncil'e tabi olanlar, Fatıma'nın Abdullah'a hamile
olmasından beri pür dikkat doğum haberini bekliyorlardı... İşte şimdi mesafeden
mesafeye uşuşan bu haberdi:


-Son Peygamberin babası dünyaya geldi!...


Haberi dört bir yana salan hırıstiyanlardı.


Doğum yaklaştıkça heyecanları artmış ve nihayet Yahya
Peygamber'in mucuzesi gerçekleşmiş, kan şıp şıp damlamaya başlamıştı.


Yahya aleyhisselam, Yahudiler tarafından şehid
edildiğinde aziz şehidin üzerinde bir cübbe bulunuyordu. Cübbe, İsa Peygamber'in
dinini devam ettirmek istediği için canına kıyılıp parça parça edilen Yahya
aleyhisselamın kanı ile ıpıslak olmuştu. Bundan dolayı daha sonra hatıra olarak
saklanmış; zaman, kırmızı kan lekelerini sildiğinden geriye sadece solğun izler
kalmıştı.


"-Hırkadan taze kan damladığı an ahir zaman
Peygamberi'nin babası dünyaya gelmiş olacaktır..."


Kitapları böyle diyor, ve bu sebeple doğum yaklaştıkça
müstesna hatıra üzerindeki dikkatleri daha da artırıyordu.


Günü geldiğinde mucize aynen gerçekleşti... O solgun
izler, yeniden taze kan lekeleri halini almış; hırka şehidin üzerinden az evvel
çıkartılmış gibi sıcak damlalar süzülüp süzülüp düşmeye başlamıştı...


Ortalığı çınlatan bu haberdi. Onlar, buna rağmen; akla
durgunluk veren bu mucizeye rağmen, Abdullah'ı çocukluğunda, ilk gençliğinden,
gençliğinde değişik zaman ve farklı mekanlarda türlü hile ve tuzaklarla
öldürmeye kalkıştılar... Maksat O'nun; O saadet Sultanının gelişine engel olmak.
Gariplik, çalgınlık tuhaflık işte burada. Bu idraksizlikte, bu akıl kısalığında,
bu beyin mahrumluğunda:


Allahın sevgilisinin zuhuruna sed çekmek!...


Hırıstiyanı, Yahudisi, putperesti, ateşperesti...
Milyonu, milyarı bir araya gelse kaderin ebediyete giden yollarını değiştirmek
kimin elinde ve kimin haddine? Kıskançlıklar para etmeyecek. Hakikat güneş
gelecektir.


Bunun için Abdullah ilahi himayede...


Abdullah, büyüdükçe aklı aşan sıra sıra olaylar


Rüya aleminde mi yaşıyor, hakiketle mi yüz yüze, nedir
bu gördükleri, başına gelenler, içinde bulunduğu hal?


Sırrını babası Abdülmuttalib'e açıyor:


-Babacığım garip vak'larla karşılaşıyorum.


-Ne gibi? -Bir yere gidecek olsam yolda belimden bir
nur çıktığını ve bunun başımın üstünde toplanarak bulut haline geldiğini
görüyorum.


-Seni yakıcı güneşten koruyor...


-Ne zaman, nereye otursam, toprak bana selam verdikten
sonra ilave ediyor: "Ey Abdullah, haberin var mı, Muhammed aleyhisselamın
emanetini taşıyorsun!"


-Nuru kastediyor...


-Kurumuş, hayat izi kalmamış bir ağacın altında
dinlenecek olsam o kupkuru ağaç az sonra zümrüt gibi yemyeşil oluyor. Biraz
uzalaşınca geriye dönüp baktığımda yine eskisi gibi kurumuş olduğunu görüyorum.
Babacığım nedir bu hal, ne oluyor; anlamıyorum?


Ey oğlum, sana müjdelerin en güzeli olsun!..


İnsanların ve cinlerin efendisi; canlıların ve
cansızların Peygamberi senin canından, senin kanından dünyaya gelecektir.
Anlattıkların buna delalet ediyor. Ben de benzeri birçok fevkalade hadiseyi
yaşadım. Onlar da aynı haberin müjdesiydi. Hayırlı olsun! Seni bir değil, bir
kere tebrik ederim evladım.


Sana olan muhabbetim boşuna değilmiş...


Abdullah artık delikanlı.


Ancak o, diğer gençlerden ne kadar üstün.


Ahlakı daha güzel; güzelliği apayrı ve çok farklı.


O'nun tavrında, onun halinde, onun güzelliğinde ikinci
bir genç bulmak mümkün değil.


Bu özellikleri ağızdan ağıza yayıldıkça yayılıyor.
İşitenler büyülenmiş gibi hayran. Padişahlar, krallar, Abdulmuttalib'ten
kızlarını Abdullah'a alması için araya hatırlı ricacılar koyuyor.
Abdulmuttalibin huzuruna kadar gelen; hatta teklifinde ısrarlı olnlar bile var.


Abdullah, yirmi yaşına girdiğinde yüzünün güzelliği
öyle arttı ki, görenlere Yusuf aleyhisselam'ı hatırlatıyordu.


Alnındaki nur sanki bir güneş olmuştu.


Harikulade olaylar devam ediyor. Eskaza Abudllah
putların yanından geçse, onlardan bir ses:


-Ey Abdullah, sakın bize yaklaşmayasın! Sen yüksek şan
sahibi o emsalsiz insanın nurunu taşıyorsun. O son Peygamberdir. Bize tapan
bedbahtlar O'nun eliyle cezasını bulacaktır!..


Peygamber efendimizin dünyaya geleceklerine az zaman
kaldığını kahinlerinden haber alan Şam Yahudileri, peygamberlik
İsrailoğullarından gidecek diye karayaslara battılar. İçlerinden yetmiş genç
Mekke'ye gidip Abdullah'ı öldürmeden geri dönmeyeceklerine and içtiler ve
silahlanıp yola düştüler...


Ne gece dediler, ne gündüz. Hırsla ve bilene bilene
uzunca bir zaman sonra Mekke yakınına vardılar. Pusudalar. Maykuş gözleri ile
çevreyi tarıyorlar. Günlerce bıkmadan, yılmadan, ortaya çıkmadan beklediler.


Bir gün kolladıkları an gelip attı. Ava gitmek için
şehir dışına çıkan Abdullah işte şuracıktaydı. Kılıçlarını sıyırıp peşine
düştüler.


O esnada tesadüfen orada avlanan biri daha vardı. Aynı
zamanda Abdullahın akrabası olan Veheb bin Menaf.


Veheb, yahudileri güneş vurdukça parlayan kılıçlarla
Abudullahın peşinde görünce niyetlerini hemen anladı ve arkadaşları ile birlikte
onların önünü kesmeye karar verdi. Ancak kendileri birkaç kişi ve hazırlıksız;
yahudiler kalabalık ve silahlıydı. Bu sebeple "acaba kavgaya tutuşsak mı, yoksa
var geçmeleri için dil mi döksek?" diye aralarında tartışıyorlardı ki müthiş bir
ses patlaması ile ürperdiler. Gök ikiye ayrılmış gibi kopan gürültünün ardından
yeryüzüne yalın kılıç atlılar iniyordu. Yağız atların bu amansız suvarileri
katil niyetli yahudilerin önüne geçilmez sıra dağlar gibi dizilip düşmanın hamle
etmesine bile zaman bırakmadan bir anda hepsini biçti ve işleri bitince de
lahzada kaybolup gittiler.


Veheb ve yanındakiler yalnız donaklamamış, nerede ise
küçük dillerini de yutmuşlardı. Nice sonra şaşkınlıklarını üzerlerinden atarak
toparlandılar...






--Hazırlayan: www.nfk.gen.tr--Sevgili_Peygamberim--

Sevgili Peygamberim ©

sizehimet.com.tr



Sayfa Üretimi: 0.05 Saniye